Ana Sayfa / Kitaplar / YAŞAR KEMAL DEMİRCİLER ÇARŞISI CİNAYETİ ÖZETİ

YAŞAR KEMAL DEMİRCİLER ÇARŞISI CİNAYETİ ÖZETİ

Demirciler Çarşısı Cinayeti, yazar Yaşar Kemal’in değindiği Akçasazın Ağaları ikili seri romanlarından ilkidir. Aşağıda Demirciler Çarşısı Cinayeti özetini ve romanla ilgili detayları paylaşacağız…

Seri olmasına rağmen kendi içinde bir bütünlük oluşturan Demirciler Çarşısı Cinayeti, 1974 senesinde yazılarak Cem Yayınları tarafınca basılmıştır. Fransızcaya da çevrilerek piyasaya çıkan roman, 584 sayfadan oluşup, Akdeniz Bölgesi’ndeki kentleri, insan yaşamlarını derinlemesine çözümleyici incelemesi hususi durumunu taşır. Demirciler Çarşısı Cinayeti, detaylı betimlemeyle örülüdür.

KONUSU:

Cenup’de iki ağanın birbirleriyle olan amansız savaşlarında, giderek çökmeye başlamış olan Çukurova ağalık sistemi içinde yer edinen nüfuz savaşları ve kan davası anlatılmaktadır.

Aşağıdaysa yazar Atilla Birkiye’nin Demirciler Çarşısı Cinayeti üstüne yapmış olduğu kapsamlı incelemeyi okuyabilirsiniz:

DEMİRCİLER ÇARŞISI CİNAYETİ YA DA KORKUNUN ŞİDDETİ

Yaşar Kemal, birçok yapıtında olduğu benzer biçimde Çukurova’daki yozlaşmayı, bozul­­mayı, değişimi ve feodal Türkmen düzeninin bilhassa 1950’lerde belirginleşen paracı üretim ilişkileri karşısında çöküşünü işler, Demirciler Çarşısı Cina­yeti adlı romanında. Berna Moran, bunun -başka romanlarında da görülen- “yozlaşma mitosu” diye tanımlanabilecek bir “ana-tema” bulunduğunu söyler.

Bilinmiş olduğu benzer biçimde roman “O iyi insanoğlu, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” di­ye adım atar; ve törelerin, geleneklerin yitimi tabiatın değişimiyle beraber, Sarılar ile Akyollu aşiretleri arasındaki çatışma (kan davası) ekseninde destansı (epik) bir şekilde sürüp gider.

Büyük Dönüşümün Tanıklığı

1973’te gösterilen Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf (1975) ile bir­likte Akçasazın Ağaları başlıklı üçlemenin ilk iki kitabını oluşturuyor. Yaşar Kemal bu üçlemenin hemen hemen üçüncü cildini yazmadı (son zamanlardaki söyleşi­lerinde yazacağını belirtmesine rağmen).

Akçasazın Ağalarıiçin tüm Çukurova’nın öyküsüdür, diyebiliriz. Çukurova tarımsal bir bölge olarak Türkiye’nin en mühim bölgelerinden biri asla kuşkusuz. Çukurova’ya traktör, biçerdöver 1950’lerden sonrasında yoğun bir şekilde gir­miş, ziraat süratli bir şekilde makinalaşmış, kısaca feodal tarımsal ilişkiler yerini paracı ilişkilere bırakmıştır.

Bu tür değişimler doğayı ve insanı da değiştirmiştir. İşte Yaşar Kemal Akça­­sazın Ağaları’nda bu büyük tarihsel değişimi yazar. Üstelik bazı ülkeler­­de yüz­lerce, binlerce yıl devam eden bu değişiklik, Çukurova’da son aşama süratli, neredeyse otuz senelik bir süre diliminde olmuştur. Kimi sosyologların belirttiği benzer biçimde (ör­­neğin Mübeccel Kıray) Yaşar Kemal’in yazarlığı yeryüzünde ender olan bu “değişiklik/dönüşüm”ün tanıklığıdır.

Ek olarak, 1950’ler Türkiye’nin politik tarihinde de mühim bir dönemdir. Oldukca partili sisteme geçilmiş, yeni bir sınıfın temsilcisi olan Demokrat Parti iktidara gelmiş, tek partili devrin baskısı görece olarak atlatılmasına rağmen, kapkaç­çılık, avantacılık, kayırmacılık politik sahnede iyice kendini göstermiştir. Bir taraftan da abd’ye “politik-ekonomik” olarak iyice bağlanılmıştır.

Demirciler Çarşısı Cinayeti bu “süreç”lerin romanıdır. Feodal değerler yeri­ni paracı değerlere bırakır; soyluluk yitip gider, yozlaşma, çöküş ve ahlaksal kıymet yitimi baş gösterir.

Yukarıda da değindiğimiz benzer biçimde, seneler ilkin Horasan’dan gelip yerleşmiş ve eski değerleri, ilişkileri korumak için çaba sarfeden fakat öte taraftan da yok olmaya yüz tutmuş iki aşiretin içinde da büyük, bitmez bir kan davası vardır.

İki ailenin başındaki iki şahıs “acıklı bir çatışma”yı da oluşturur. Bunlar Derviş ve Mustafa Beyler’dir. Aralarındaki kan davası birazcık da olsa, Shakes­pe­are’in bazı oyunlarında işlediği “Güller Savaşı”nı çağrıştırır. Tüm bu kan davası süresince da paracı ilişkiler Çukurova’ya egemen olur. Bu olağanüs­tü süratli süreçte, toplumsal ilişkiler, insani ilişkiler ve tabiat da hızla değişime uğrar. Yeni yetme “ağalar” ortaya çıkar, palazlanır. Büyük bir yozlaşma görü­lür. İhanet görülür, çıkar ilişkisi egemen olmuştur. Fakat iki asil bey, kan da­vasını kendi varoluşları ekseninde de sürdürmektedir!

Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde de yazarın diğeri romanlarında olduğu benzer biçimde, tabiatın değişimi ve tabiatın içindeki savaşım varlıklı betimlemelerle verilir ve bu da romanın destansı “dil ve söylem” atmosferini oluşturur.

Öldürülme, Korku

Yozlaşma “ana-tema”sının yanı sıra, “korku teması”nı da Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde yoğun olarak görürüz. Derviş Bey’in öldürülme korkusu, Musta­fa Bey’in öldürülme korkusu, ruhsal bir boyutta romanın öğelerinden biri olarak karşımıza çıkıyorsa da korku, tema olarak (mesela Derviş’in yaşamış olduğu) vaka örgüsünün gelişimini de oldukça yakından etkisinde bırakır.

Aslına bakarsak, Yaşar Kemal’de korku (öldürülme korkusu) neredeyse bir “sav” ola­rak başka romanlarında da yer verilmiştir. Mesela, Kimsecik Üçlemesi, son yapıtları (Bir Ada Hikâyesi, üç cilt), hatta Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki Gülba­har’ın kardeşinin korkusu. Ki bu “korku” Gülbahar’ın da “sonunu” belirleyen belli başlı öğelerden biridir.

Derviş’in ölüm/öldürülme korkusu o şekilde bir boyuta ulaşır ki günlerce dört bir yanı kapalı, havasız, ışıksız odasından dışarı adamını atmaz. Romanı izle­yerek bu korkunun içine girelim birazcık birazcık:

Derviş’in odasının kapısında, avluda, avlu kapısında en güvenilmiş olduğu adamları ellerinde silahla nöbet meblağ. Odada, dışarıya oluşturulan en ufak bir delik bile yok­­tur. Derviş havasız odanın içinde, buram buram terlerken, kimi zaman kitap okur, kimi zaman odanın içinde dolaşır; fakat silahı hep yanındadır.

Sabaha kadar uyku tutmaz. Sadece gün ışıdığında gözünü kapar. Konağın in­sanları, onun bu halinden endişelenir, bir anlam veremez. Korkunun pençesine kendini kaptırmış olan Derviş, saklandıkça saklanır. Karısı yalvarır fakat o dı­şarı çıkmaz.

Bir keresinde, terden boğulur; kendini zor bela dışarı atar, üzerine kovalarca su dökülür de kendine gelir; karısı yalvarır fakat o bir türlü ikna olmaz, dışarı­ya adımını atmadığı benzer biçimde, ufak, el kadar bir delik, hava alacak bir delik dahi açtırmaz.

Derviş gece nal sesleri duyar. Sesleri dinler, hakikaten duyup duymadığından güvenli değildir. Adamlarına sorduğunda kimse atlıları görmemiştir. Atlılar gece yarısı gelir, bir el ateş edilir. Fakat atlıları Derviş’ten başka kimse gör­mez, tabanca sesini kimse duymaz. Derviş için düş ile gerçek iç içedir. Derviş korktukça korkar, dışarı adım atmaz. Bir sabah ondan ses çıkmayınca, odasının kapısını kırıp içeri girerler, yarı baygın bir halde dışarı çıkartırlar. Karısı ufak bir delik açması için yalvarır. Sonunda ufak bir hava deliği açar; fakat her gece kimsenin görmediği atlılar görür, kimsenin duymadığı bir el tabanca sesi duyar.

Konağın yakılmasıyla bu durum biter. Öfkeyle kendini dışarı atar, bu kez tam kurşunların hedefi olmuştur (yangının amacı da budur), karısı, kız kardeşi onu içeri zor bela sokar. Atalardan kalma konak cayır cayır yanar. Fakat yangın Derviş’teki korkunun dönüşümü olmuştur. Korku “öc alma”ya doğru yol alır.

Yaşar Kemal ve Derviş Bey

Son aşama başarı göstermiş çizilmiş bu roman kahramanı, korkusuyla, acımasızlığıyla, inanılmış olduğu değerlerden kolay kolay taviz vermeyişiyle karşımıza çıkan Derviş Bey kimdir?

Yazı buraya gelmişken, belleğim ister istemez beni bir başka “yazı”ya doğru sürüklüyor. Seneler ilkin, Cumhuriyet gazetesindeki “Işıldak ve Yelpaze” adlı köşemde yazdığım bir yazının izinden gitmek isterim. İlk bakışta mevzumuz­dan birazcık uzak benzer biçimde görünse de korku temasında yol aldığımıza nazaran, oldukça yakından ilgilendirdiğine inanıyorum.

Bir yazar bir kahramanıyla örtüşür mü? Bir yazarın yapıtlarında ne kadarıyla yaşamı vardır? Kuşkusuz, bu sorular roman türü için daha oldukça geçerli. Kısaca bu suali roman karakterleri, tipleri, romandaki vakalar için sormak daha olanak­lı. Mesela, Gustave Flaubert, ne kadarıyla Madame Bovary’dir; Orhan Kemal’in “Mü­fettiş”i kimdir ya da “Bekçi Murtaza”sı ne kadarıyla kayınbabasıdır?

YaşarKemal’in Kimsecik Üçlemesi’nin yaşamöyküsel özelliğin­den söz etmek sanırım yanlış olmaz. Fakat ne kadarıy­la? Mustafa, asla kuşkusuz yazarın küçüklüğüdür, vakalar da çocukluğunda yaşadıkları ve gördükleridir.

Yaşar Kemal Kendini Konu alıyor’da (“Alain Bosquet ile Görüşmeler”) bunla­rı birbiriyle örtüştürmek olanaklı. Doğal ki romanın gerçekliğini Yaşar Kemal başka bir bağlamda, başka bir atmosferde ve roman tipleriyle kuruyor, oluştu­­ruyor.

[Zaten Yaşar Kemal’in romanlarına baktığımızda, çoğunlukla kendi tarihini, Çukurova’nın tarihini görürüz. Böylece, tikel bir durumdan, genel bir insanlık durumuna doğru genişleme vardır.]

Aslolan değinmek istediğim şu: Yaşar Kemal, Akçasazın Ağaları’nın ikinci kitabı Yusufçuk Yusuf’un sonunda Derviş Bey’e oğulluğu ve oldukça sevilmiş olduğu Yusuf”u öldürtürken, acaba kendisi de (bir anlamda) babasının katilini mi (bir ihtimal şuur­al­tında/bilinçdışında) öldürüyor?

Bosquet ile konuşmalarında, dört buçuk yaşın­dayken, babasının camide na­maz kılarken, oğulluğu Yusuf tarafınca öldürülüşünü konu alıyor. Nitekim Kim­secik Üçlemesi’nde bu oğulluk Salman adıyla anılıyor. Anası, Yaşar Kemal’ den kocasının öcünü almasını istiyor, çevresi baskı yapıyor; sadece Yaşar Kemal, böyle bir durum yapmıyor. Babasının katilini bir başkası öldürüyor. Üçün­cü cilt Kanın Sesi’nde de Salman’ı Mustafa değil, bir başkası öldürüyor.

Evet, Der­viş Bey, oğulluğu Yusuf’u öldürür. Yusuf -birinci ciltte yer alan- Kürt Mahmut’un erkek evladıdır. Kürt Mahmut, Derviş’in yakın adamlarından biridir ve Derviş’in isteği üstüne Mustafa Bey’in ufak kardeşi Murtaza’yı öldürmüştür. Sonrasında jandarmalar tarafınca yakalanmış ve Derviş’in adını vermedi­ği için işkencede ölmüştür. Derviş de Yusuf’u bir oğul olarak bellemiştir. Roman­daki Yusuf “adı”, gerçek dünyadaki Yu­suf “adı”yla örtüşür. Ek olarak, Yusuf’un konumu gerçek yaşamda da romanda da “oğulluk”tur.

Yaşar Kemal ne kadarıyla Derviş Bey’dir? Burada bir şeyi kıcasa belirtmek gerekir. Yaşar Kemal, Derviş Bey’i kendisinden çıkarak yazmamış­tır. Derviş Bey, devrini kapamış “asil bir derebeyi”ni temsil etmektedir. Romandaki bi­­linçli arzuhalci Yaşar Kemal’i anımsatır. Fakat söylemek istediğim acaba bir yanıyla Yaşar Kemal, Derviş Bey karakteriyle örtüşüyor mu ve gerçek ya­şam­daki babasının katili Yusuf’u romanında mı öldürüyor?

Yazar’ın Derviş Bey ile örtüşmesi bir ihtimal yalnızca bu öl­dürme bağlamında olmuştur. Bu kim bilir Yaşar Kemal’in bilgili olarak yapmış olduğu bir şeydir, kim bilir bir bilinçaltı (bilinçdışı) edimidir. Kuşkusuz bu “yorumlar” da başka bir şekil­de “okuma” denemesidir.

Ne var ki Alain Bosquet ile yapmış olduğu söyleşide anlattığı, küçüklüğünde yaşamış olduğu ve etkisinden kolay kolay çıkamadığı “öldürülme korkusu”nun birçok ya­­pıtına bir “sav”, bir “insanlık durumu” olarak girdiğini pekâlâ söyleyebiliriz…

Tersine Dönüşen Korku

Derviş öldürülme “paranoya”sından kurtulmuştur fakat geldiği nokta, Mustafa’ yı öldürme, öc alma noktasıdır.

Bataklıkta adamlarıyla pusu kurmuş Mustafa Bey’i, Derviş ve adamları sonunda yakalar. Romanda sayfalarca anlatılan ve bir çeşit işkenceye dönüşen bu “öldürme eylemi”ni özetleyelim:

Mustafa Bey ve adamlarını çırılçıplak soyarlar. Mustafa Bey’i Hemite Dağı’ ndaki kale kalıntısının bir duvarına yaslarlar. Derviş ile Mustafa yalnız kalır. Derviş elinde tabanca Mustafa’nın karşısındadır. Mustafa Bey çırılçıplak bırakılarak yeterince aşağılanmıştır, eli kolu bağlı kaderini bekler. Gözleri kapa­lıdır. Gözlerini açmaz. Gözlerini açmayınca da Derviş ona ateş edemez. Bu durum karşılıklı saatlerce, hatta bigün kadar sürer.

Yağmur yağar, sıcak bastırır, iki adam karşılıklı bekler. Derviş silahı Musta­­fa’ya yaklaştırır fakat tetiği çekemez. Mustafa terden sırılsıklam olur. Mustafa ölü gibidir. Çaresizdir, tek yapmış olduğu şey gözlerini yummaktır. Derviş gelir gider, söylenir durur fakat tetiği bir türlü çekemez. Mustafa bir an gözlerini açarsa da Derviş ateş edememiştir. Bu durum bir işkenceye dönüşür. İşkenceci Derviş’tir. Mustafa ölümü iliklerine kadar duyar, bir insanoğlunun korkabileceği kadar korkar.

Derviş öldüremez. Sonunda, Mustafa Bey’le adamlarını çırılçıplak atlarının üstüne yatırarak Akyollular’ın konağına getirirler. Derviş atını vakurla konağa sürer. Her zamanki gururlu haliyle çiftliğe girer. Atların üstündeki üç çıplak adamı bırakıp, konaktan çıkar.

Hektor’un Yazgısı

Derviş ile Mustafa arasındaki çatışma/cenk, İlyada’daki Akhilleus ile Hektor arasındaki savaşı/dövüşü çağrıştırıyor; Derviş’in acımasızlığının benzer bir biçimini Akhiellus’ta da görüyoruz.

İlyada Destanı’nın son bölümlerinde (savaşın sonucunda da belirleyici olan) Akhilleus ile Hektor’un dövüşü vardır. Akhalar ile Troyalılar’ın simgesi duru­muna gelmiş bu iki kahraman savaşçının dövüşünün sonucu, Troya savaşının da sonucunu belirleyecektir. Çetin dövüşün sonunda, Akhilleus’un tunç kargı­sı, Hektor’un yaşamını noktalar.

En yakın arkadaşı, en yakın dostu, Patroklos’u öldürmüş olduğu için, Hektor’dan nefret eden Akhilleus, Hektor’un ölüsünü yedi kez Troya surlarının çevresinde götürür. Bu acımasız manzarayı izleyen Troyalılar’ın yürekleri parçalanır:

“Ayağıtez Akhilleus bu şekilde dedi,

tanrısal Hektor için düşündü fena şeyler.

İki ayağını topukla bilek arasından deldi,

kayışlar geçirdi deliklerden, bağladı otomobile,

başı bıraktı yerde sürüklensin diye,

sonrasında atladı otomobile meşhur silahlarıyla.

Kamçıladı atları, atlar öne atılıp coştu.

Yerde sürüklenen gövdenin çevresinde

bir toz bulutu terfi etti ansızın.

Toz toprak içinde kaldı tüm başı,

kopkoyu saçları darmadağın oldu,

oldukça güzeldi bu baş eskiden,

şimdi Zeus verdi onu düşmanlarına,

kirletsinler diye yurdunun toprakları üstünde.

Bulanırken bu baş toza toprağa,

anası da saçlarını yolup duruyordu,

fırlatıp atmıştı parlak başörtüsünü,

dövünüyor, oğluna baka baka haykırıyordu.

Acıklı acıklı inliyordu babacığı da,

ağlaşıyordu çevrelerinde tüm halk,

şehir dolmuştu baştan başa hıçkırıklarla.” (s. 481-482)

İlyada’nın son bölümünde Hektor’un babası Troya Kralı Priamos, tanrı Her­mes’in kılavuzluğunda, Hektor’un ölüsünü almak için Akhilleus’un barakası­na gelir; Priamos yalvarır, Akhilleus yumuşar ve Hektor’un ölüsünü verir. Priamos ölüyle beraber Troya’ya döner. Hektor’a ağıtlar yakılır, cenaze töreni dokuz (on ikinci gün yine savaşılacaktır) gün sürer ve İlyada burada son bulur.

~

Derviş Bey’in, Mustafa’yı öldürmemesi (ya da öldürememesi), Akhilleus’un yumuşaması gibidir birazcık. Iyi mi gözünü intikam bürümüş Akhilleus, Pria­mos’ un isteğine uymuşsa, Derviş de bir bakıma, Mustafa’nın gözlerini kapa­masının altında ezilmiş ve tetiği çekememiştir.
Ölüm, öldürülme korkusuyla yol alan bu destansı roman, Demirciler Çarşısı Cinayeti bir başka “serüvene” doğru yol alarak gene, “O iyi insanoğlu, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” diyerek “biter”.

OKUDUYSANIZ PAYLAŞIN LÜTFEN HERKES OKUSUN

Uyarı: Sitemizde yer edinen ve alacak yazı, haber, yazı, video, yorum ve tüm mevzular kategoriler tıbbi bilgiler bir tek genel bilgilendirme amaçlıdır. Bu bilgiler süre içinde geçerliliğini kaybedebilir. Sitede yer edinen bu bilgiler hiçbir süre doktor muayenesinin yerini alamaz, doktor muayenesi ve tedavisi yerine kullanılamaz, kişisel teşhis ve tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilemez. Sitemiz, uzman bir doktora danışılmadan meydana getirilen herhangi bir uygulamadan doğabilecek zarardan görevli tutulamaz. Sitemizi ziyaret eden, yorum icra eden kişiler, bu ikazları kabul etmiş sayılacaktır. Renkfm isminde herhangi bir bireysel yada kurumsal şirket , siteler ve kişiler ile ilgili en küçük bir bağlantısı , ortaklığı ve benzeri ilişkileri yoktur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir