Ana Sayfa / Kitaplar / Yaşamın Ucuna Seyahat: Tezer Özlü

Yaşamın Ucuna Seyahat: Tezer Özlü

“Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler içinde belirlemeye çalıştığımız yaşam şeklinde. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Bir ihtimal kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanoğlu, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı.”

Tezer Özlü tarafınca yazılan bu kitap ilk olarak 1983 senesinde Almanca olarak Auf den Spuren eines Selbstmords  (Bir İntiharın İzinde) adıyla yazılmış ve o yıl Marburg Yazın Ödülü‘nü kazanmıştır. Ondan sonra yazarın kendisi tarafınca, 1984 senesinde Yaşamın Ucuna Seyahat adıyla dilimize çevrilerek tekrardan yazılmıştır.

Yaşamı gitmek olarak algılayan ve “tüm yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum” diyen Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Seyahat’ta ilişkilere, kurumlara ve toplumun terbiye anlayışına başkaldırırken bununla beraber yaşamın anlamını arar. Bu arayışı hayranlık duyduğu Svevo, Pavese ve Kafka’nın izlerinden giderek biz okuyuculara aktarmıştır.

Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Seyahat’ta bildiğimiz, tanıdığımız ilişkilerin, kenarında yürüyüş yaptığımız nehirlerin, aylak aylak dolaştığımız sokakların coşkulu sadece yorucu, canlı sadece sömürücü kalabalığından uzaklaşıp durağanlaşan ve yabancılaşan anları anlatır bizlere. Hayatla arasındaki tek bağın kendi varoluşunu kavramak bulunduğunu söyler, mutluluğunu yalnızca varoluşunu anlamakla ilişkilendirir:

“Alışılagelmiş ilişkilere karşı çıktığın an, insanı yadırgıyorlar. Toplumdışı bırakmak için tüm çabalarını harcıyorlar. Cemiyet dedikleri kitlenin bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasını sanki kimse algılamıyor.”

Dünyayı kendi duvarları arasından seyretmek isteyen yazar, ben gökyüzüne sadece kendi duvarlarım gerisinden bakabilirim” diyerek, gittiği herhangi bir ülkeyi, herhangi bir şehri, herhangi bir sokağı; herhangi bir otel odasının dünyaya oluşturulan penceresinin önündeki masasından anlatmıştır sanki. Dünya onun için gitmekten, sadece hiçbir yere ilişik hissetmemekten ibarettir:

“Herhangi bir yol. Bu yolun İstanbul’da bitmesi bir tesadüf. Kenti, ülkeyi, yolları ben seçmedim ki. Hiçbir yerde değilim. Hiçbir yerde olmayacağım. Hiçbir şeyi benimsemeyeceğim. Uzay kentlerini çağrıştıran bu otelde seneler boyu binlerce insan konaklayacak. Ben onlardan birincisiyim. Burada yaşıyorum ve temmuz ayının ara sıra bulutlanan gökyüzüne bakıyorum.”

Uzun uzun gökyüzüne bakan Özlü, toplumun dayattığı tüm normların birgün değişeceğine inanmışsa da kimi zaman, hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapılıp “korkulu ve mutsuz” olarak tanımladığı anlamış olur yaşamıştır. Bu şekilde anlarda, birlikte yaşamış olduğu sözcüklere dönmek istemiştir:

“Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, dere yatakları, buzulları, şehir ve köyleri iyi mi değişiyorsa, insan ilişkileri de değişecek. İnsandan, içgüdüleri ile bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak. Kurallar doğrultusundaki bir yaşam yalnız ve yalnız durgunluktur. Başka hiçbir şey.”

Sevginin, özlemin, düşüncelerin ve ölümün iyi ya da fena fark etmeksizin yalnızca anı olarak kalacağından; sevginin inandırıcı dahi olmadığından bahseder Yaşamın Ucuna Seyahat’ta. Düşüncelerle biçimlenen, düşünüldükçe genişleyen, derinleşen ve büyüyen bir şey olarak görür sevgiyi: “Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir süre bitmez. Yaşam şeklinde. Ölüm şeklinde.” der. Bu yüzden sevgiyi ve ilişkileri de toplumun beklentilerine bakılırsa değil varoluşunun temellerine bakılırsa yaşamıştır: Beklentisizce.

“Tüm gençliği, inceliği, güzelliği içinde karşımda oturmuş olduğu sandalyede kendini bana sunuyor. Hiçbir şey söylemeyen bir canlı. Onu ne yapabilirim. Hiçbir kimseden hiçbir şey istediğim yok.”

Onun gerçekliği ıslak bir zeminde dans eden düşünceleridir. İç dünyasının çelişkileriyle ara sıra büyük bir yaşama sevinciyle dolsa da yaşama cesaretini dahi ölümden aldığını sık sık dile getirmiştir Tezer Özlü. Kendi yaşamının ucuna doğru uzun, upuzun bir yolculuğa çıktığında her şeyi reddetmiş ve ölümü de “hiçbir şey değil” diyerek tanımlamıştır:

“Yaşamın sonu hiçbir süre bana ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu. Çocukken bile, buğday tarlalarındaki yaz gecesi mehtabında ve çocukluk gecelerinin derin karanlığında gördüm yaşamın sonunu.”

Uzun tren yolculukları, soğuk geceler, hiçbir yere çıkmayan sokaklar, haykırışlar, gözyaşları, Pavese, Svevo, Kafka ve her cümlesinde hafifçe bir melteme benzeyen Akdeniz adına; “Türk edebiyatının gamlı prensesi”ni doğum gününde bir kez daha selamlıyoruz!

“Aklımı ellerinizden kurtardım. Geçti. Ben gökyüzümün altında, topraklarımın üstünde olacağım. Toprakların dümdüz ve sonsuz ufku süresince gideceğim.”

OKUDUYSANIZ yada IZLEDIYSENIZ PAYLAŞIN LÜTFEN HERKES OKUSUN ve IZLESIN.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir