Ana Sayfa / Albümler / ROGER WATERS’IN SON ALBÜMÜ RAFLARDA

ROGER WATERS’IN SON ALBÜMÜ RAFLARDA

Bugün piyasaya çıkan Is This The Life We Really WantPink Floyd‘un eski lideri Roger Waters‘ın bundan önceki solo albümünün üstünden 25 yıl geçtikten sonrasında dinleyicilerle buluştu. Albümü incelemeden

ilkin, müzisyenin çeyrek asırlık sürede neler yaptığını da değinmek de isterim. Zira Roger

Waters 1992’de çıkardığı Amused To Death‘in arkasından geçen sürenin hepsinde köşesine çekilmiş bir müzisyen değildi ve bu şekilde bir albüm Pink Floyd fanatikleri tarafınca uzun süreden beri bekleniyordu,

fakat kendisi 25 yıl yeni solo albüm halletmeye yanaşmadı. Şimdi bu geçen 25 yıla bakalım, arkasından da Is This The Life We Really Want‘ı inceleyelim.

Roger Waters denince müzikseverlerin aklına doğal ki Pink Floyd gelmekte. Grubun 1973 ile 1979 senesinde en başarıya ulaşmış albümleri Dark Side Of The MoonWish You Were

HereAnimals ve The Wall onun liderliğinde gerçekleşmişti. En öne çıkan özelliğiyse, yazdığı sözlerdi. Bu bahsi geçen 4 albümündeki sözlerin hepsini yazmış olan müzisyen, grubu yakından takip eden

hayranlar tarafınca konsept albüm yaratma mevzusunda uzman olarak tanınmaktaydı. Sadece kendisinin grubun gitaristi ve müzikal anlamda mühim bir yer teşkil eden David Gilmour ile müzikal ve felsefik

olarak fazlaca değişik yönlere gitmeleri yüzünden Animals‘tan itibaren grup içinde onunla fazlaca kavga etmeye başlamıştı. 1983 senesinde The Wall‘dan arta kalanlar ve bazı yeni bestelerin yer almış olduğu, pek istekli olarak kaydetmedikleri The Final Cut albümü çıkmıştı. Roger Waters‘ın solo albümü niteliği olan, fakat Pink Floyd etiketi taşıyan bir albümdü. 70’lerdeki efsanevi albümlerden sonrasında birazcık hayal kırıklığı da

yaşatmıştı. Aslına bakarsak Roger Waters da albümden pek hoşnut değildi, şu sebeple David Gilmour ile fazlaca tartışmaları ve onun isteksiz hali yüzünden albümü solo olarak çıkarmak istemiş fakat plak şirketi buna izin vermeyince sancılı bir kayıt sürecinin sonunda çıkan bir albüm olmuştu. The Final Cut sonrasında Roger Waters, solo kariyere başlama sonucu almıştı. Ilkin 1978 senesinde demosunu hazırladığı, öteki üyelere bir sonraki albümü için üstünde çalışılmak suretiyle seçmeleri için The Wall ile birlikte sunmuş olduğu ve seçilmediği için rafa kaldırdığı The Pros And Cons Of Hitch

Hiking‘i ele aldı. Kayıtların sonuna doğru projeye Eric Clapton da dahil olarak albümde gitar çalmış ve albümün turnesinde ona eşlik edeceğine dair söz vermişti. Sadece 70’li yıllarda Pink Floyd‘u fazlaca izole tutan ve gizemli bir hava yaratan Roger Waters‘ın bu tutumu grup üyelerinin sokaklarda rahat rahat yürümelerini sağlarken, The Rolling Stones‘taki Mick Jaggerile Keith Richards yada The Beatles‘taki Paul McCartney ile John Lennon benzer biçimde bireysel olarak ünlenmelerini engellemişti.

Nitekim The Pros And Cons Of Hitch Hiking‘in satış sayıları aşağıda kalırken, gezme de fazlaca büyük bir ilgi görmemişti. Gene de Roger WatersPink Floyd ile devam etmek istemiyordu. Grup içindeki anlaşmazlıklardan sıkılmış ve özgürce kendi solo albümlerini yapmak istemekteydi. Kendisi grubu bitirme sonucu verirken, hesaba katmadığı nokta David Gilmour‘un kendisiyle aynı fikirde olmaması ve onun Pink Floyd ile kariyerine devam etmek istemesiydi. Bu şekilde olunca gruptan ayrılmaya emin olan Roger Waters, 1986 senesinde mahkemeye giderek Pink

Floydisminin emekliye ayırmak için bir çabaya girişti. İki kamp arasındaki kavga, medyanın büyük ilgisini çekti. 1987’de Roger WatersRadio K.A.O.S. isminde ikinci solo albümü yayınlarken ilginin esasen grup adı üstündeki dövüşte olması bu albümün fazlaca göz ardı

edilmesine yol açtı. Bir de bunun üstüne Roger Waters‘ın Radio K.A.O.S. turnesine çıkarken, David Gilmour liderliğinde aynı yıl Pink Floyd adıyla çıkan ve bana bakılırsa Radio K.A.O.S. kadar iyi olmayan A Momentary Lapse Of Reasonalbümünün turnesi kötü halde Roger Waters‘ın turnesini gölgeledi. Turnede boş salonlara konser veren Roger Waters kötü halde hayal kırıklığına uğramıştı. İsim hakkı

davasını da kaybeden müzisyenin elinde bir tek The Wall‘un hakları kaldı. Bu şekilde olunca 1990 senesinde da Berlin Duvarı’nın yıkılışını kutlama amaçlı kendisinden istenen medyatik olacak The Wall konseri fırsatını kaçırmadı. Birçok meşhur ismin kendisine eşlik etmiş olduğu ve Pink Floyd dönemindeki The Wall konserlerinden bile daha büyük prodüksiyona haiz olan The Wall Live In Berlin, konser alanında 200 bin kişinin izledi ve tüm dünyada birçok tv kanalından canlı

gösterildi. Sonrasında bu performansı Roger Waters konser albümü ve video olarak piyasaya da sürdü. Kendi isminin duyulması açısından da mühim bir etkinlik olan bu vaka, Roger Waters‘a 1988’den beri üstünde çalmış olduğu üçüncü solo albümü Amused To Death‘i yayınlama cesareti vermişti. Jeff Beck‘in de çaldırmış olduğu bu albüm 1992 senesinde piyasaya çıkarken, Roger Waters albümü

kariyerinin en iyi albümlerinden biri olarak nitelendirirken Pink Floyd etiketi taşımadığı için fazlaca büyük satış sayıları beklemediğini fakat turneye albümün 2 milyondan azca satması durumunda çıkmayacağını belirtmişti. Satış sayıları yarısından birazcık fazlada kalınca da turneye çıkmadı ve tam manasıyla sessizliğe büründü.

1992-1999 yılları aralığında Roger Waters müzik dünyasından ve medyadan uzaktaydı. Tek konser dahi vermiyordu. Gruptan ayrılmaya karar verirken, genel dinleyici kitlesinin Pink Floyd‘un üyelerinin her birine fazlaca dikkatli şekilde eğildiklerini düşünmüş fakat üç solo albümü ve iki turnesi kendisinin ismen pek tanınmadığını ona göstermişti. Bu hayal kırıklığı grubun en üretici adını, asla üretmemeye

yönlendirmişti. Bu süre diliminde bir tek 1995’ten itibaren Fransız İhtilali’ni mevzu alanÇa Ira adlı bir opera üstünde çalıştığına dair bir dedikodu dönüyordu. 1999 yazındaysa sürpriz bir halde küçük bir ABD turnesine çıkmaya karar vermişti. Dinlence planları yaparken, küçük bir turnenin kötü bir düşünce

olamayacağını düşünmüştü. İddialı olmayacak şekilde minik konser salonlarını yeğleyen müzisyen, sahnede Pink Floyd klasiklerini ve solo çalışmalarından ağırlıklı olarak Amused To Death‘i yer verdiği performanslar sergiledi. Kısaca 7 yıl sonrasında çıkmış olduğu Amused To Death turnesi benzer biçimde olmuştu. Turneye ilgi

çekmek için kendisini “Pink Floyd‘un yaratıcısı dehası” olarak lanse eden Roger Waters, bu turneye 1977’deki Pink Floyd turnesiyle aynı adı taşıyan In The Flesh adını vermişti. 1999 yazındaki küçük çaplı gezme büyük ilgi görünce, ertesi yaz aynı turneye daha büyük salonlara taşıyarak devam etti. Şarkı

tercihleriyle birazcık oynarken, Radio K.A.O.S. albümünü tam anlamıyla göz ardı etmiş olduğu dikkat çekmişti. Turnede Each Small Candle isminde büyük beğeni alan yeni bir şarkı da yer alırken, röportajlarda yeni bir albüm kaydetmeye başladığını da belirtmiş ve bu şarkının gelecek albümünde yer alacağı beklenmeye başlamıştı. Aslına bakarsak Pink Floyd‘un 1994’teki The Division Bell albümünün turnesinden sonrasında

dağılması, Roger Waters‘ın solo turnesine ilginin artmasını sağlamaktaydı, şu sebeple pazardaki boşluğa o yanıt veriyordu. 2000 senesinde turneden yapmış olduğu konser kayıtlarından, In The

Flesh‘i  bir konser albümü olarak piyasaya sürdü ve Portland konserini de dvd olarak satışa sundu. İlk kez solo turnesinin başarıya ulaşmış geçmesi müzisyenin gezme mevzusundaki iştihanı iyice arttırmış ve müzik piyasasına olan küskünlüğünü tamamen sona erdirmişti. Bunun en büyük emaresi, 2002’de In The

Flesh‘i dünya genelinde bir turneye dönüştürmesiydi. Eskiden turneleri sevmediğini fakat artık seyirciyle kontakt kurabildiğini belirtiyor ve sahnede daha neşeli tavırlar sergiliyordu. 2002’de Pink Floyd‘un davulcusu Nick Mason ile bir tatilde karşılaşması sonucunda 15 senedir konuşmadığı eski en yakın

arkadaşıyla yeniden dost olması üstüne onu In The Flesh‘in Londra’da ayağında 1 şarkılığına sahneye konuk etmesini sağlamıştı. In The Flesh turnesinin sona ermesinin arkasından, müzikseverlerin beklentisi yeni bir Roger Waters albümü şeklindeydi. Fakat kendisi internetten ABD ve İngiltere’nin Irak’ı

işgalini eleştirdiği To Kill The Child ve Leaving Beirut şarkılarını yayınladı. Bu iki şarkılık gösterim, aslına bakarsak yeni albüm bekleyenler için fena haberdi, şu sebeple bir süre daha beklemeleri icap ettiğini gösteriyordu. Açıkçası pek de beğenilmediler. 2005’teyse Bob Geldof‘un Live

8 organizasyonu için dikkatlerini çekmek adına, Pink Floyd‘u bir araya getirmeyi amaçlamış, Nick Mason‘ın da yardımıyla Roger Waters ile David Gilmour‘u birlikte konseri vermeye ikna olmuşlardı. Sahnede tam 24 yıl sonrasında ilk kez Roger Waters‘ın dahil olduğu Pink Floyd performansı gerçekleşirken, bu birleşme  Live 8‘in yıldızı haline geliyordu. 20 dakikaya yakın performansta

grup BreatheMoneyWish You Were Here ve Comfortably Numb‘ı çaldı. Bu performansla Roger Waters grubu dağıtmaya çalışan üye olarak antipati toplamış imajını da epey düzeltti. Doğal grubun yeniden bir araya gelmesini bekleyenler oldu, fakat David Gilmour bunun fazlaca net şekilde tek seferliğine gerçekleştiğine belirtti. Senenin ilerleyen aylarındaysa, üstünde uzun süreden beri çalmış olduğu Ça Ira isminde operayı da yayınladı, sadece bu emek verme Pink Floyd fanatiklerinin ilgisini çeken bir iş değildi. Fakat operanın belgeseli Roger Waters‘ın 1995’den beri bu opera üstünde ne kadar fazlaca süre harcadığını gözler önüne seriyordu. Opera kendi alanında fazlaca ilgi çekti, öteki taraftan Pink Floyd fanatikleri sıranın gene yeni bir rock albümüne geldiğini düşünmeye başladılar, sadece 2006’da Roger Waters beklenmedik şekilde Dark Side Of The Moon turnesi gerçekleştirmeye karar vererek fanatikleri şaşırttı. Bu turneye sebep olarak kendisinin Dark Side Of The Moon‘un üstünde o güne kadar yeterince durmadığını gösteriyordu. Bunu uzun bir gezme olarak planlanmadıysa bile, yüksek talep üstüne gezme uzadıkça uzadı. Hatta bu gezme kapsamında

2006 senesinde Roger Waters İstanbul’a gelmiş olarak Kuruçeşme Arena’da unutulmaz bir konser verdi. Bu turnedeki konserlerin ilk yarısında Pink Floyd klasiklerine yer verirken, solo çalışmalarından bir tek 2 şarkıya yer vermesi solo kataloğunu neredeyse tamamen terk ettiğini

gösteriyordu. Dark Side Of The Moon turnesi  2008’de biterken, bu süreç içinde röportajlarda yeni albüm yapacağından gene bahsetmeye başlamıştı. Fakat 2010’da gelmiş geçmiş en büyük ölçekli olan kendi The Wall turnesine başladı. 1980-1981 yılları arasındaki The Wall turnesinde Pink Floyd zarar etmişti, fakat bu turnede gelmiş geçmiş en büyük cirolardan biri elde edildi.

Şundan dolayı sponsor destekleri, biletleri daha pahalıya satabilme benzer biçimde mühim avantajlar vardı. Bireysel bir mevzusu olan albümü Roger Waters yeni konser versiyonunda, politik ve evrensel mesajlar veren bir şova dönüştürmüştü. İlerlemiş teknoloji yardımıyla, 2010-2012 arasın epik The Wall konserleri verdi. Hatta

kendisi stadyum konserlerine karşı olmasına rağmen, 2013’te fikrini değiştirdiğini stadyumların büyük prodüksiyonların için uygun olduğuna ikna bulunduğunu belirterek aynı yıl The Wall‘u stadyumlara taşıdı. Hatta turnenin bu son ayağı içinde, İstanbul’da İTÜ’nün stadyumunda kendisinin sonrasında

röportajlarda belirttiği suretiyle en unutamadığı The Wall konserini verdi. Turnenin arkasından konserlerden elde etmiş olduğu materyali, bir konser filmine çevirmekle uğraştı ve 2015’te yönetmenliğini Sean Evans ile birlikte yapmış olduğu Roger Waters The Wall filmi geldi. Dünyanın birçok yerinde bu film sinemalarda tek yayınlanma olarak gösterildi, arkasından dvd olarak piyasaya sunuldu.

Filmin arkasından röportajlarda yeni solo albüm üstünde çalıştığını ve bunu birazcık radyo oyunu olarak kurguladığını söylüyordu. Sadece 1999’dan beri solo albümden bahsediyor

olmasından dolayı bu demeci pek coşku uyandırmıyordu. 2016’da Radiohead‘in prodüktörlüğünü yapmasıyla meşhur Nigel Godrich‘in projeye dahil olduğu açıklanınca, bu albümün çıkacağına dair inanç baya arttı. Nigel Godrich onu radyo oyunu fikrinden vazgeçirmiş ve konsept albüm fikrine

odaklamıştı. Geçen eylülde, ABD ve Meksika’da gerçekleşen Desert Trip müzik festivalinde Donald Trump karşıtı konserler verirdikten sonrasında, bu yaz için Us And Them isminde yeni albümün turnesini yapacağını belirtti. Nitekim gezme 26 Mayıs’ta Kansas’ta başladı. Konserlerde çalınanlar  Pink

Floyd klasikleri ile Is This The Life We Really Want içinden bazı şarkılar olarak görüldü. 2 Haziran çıkış tarihliyken, öncesinde albümden sırasıyla Smell The RosesDéja Vu ve The Last Refugee şarkıları gösterildi. Şarkılara meydana getirilen eleştiriler karışık olurken, esasen Roger Waters‘ın yaşlanan sesinden

yakınma vardı. Bu durum, doğal albüm halletmeye 25 yıl ara vermesinin bir bedeliydi. Ne de olsa Amused To Death çıktığında 48 yaşlarındayken, bugün 73 yaşındaydı. The Wall sonrasında The Final Cut‘tan itibaren sesinin yavaştan yaşlanmaya başladığını, Amused To Death‘teki sesinin de asla genç durmadığı aslına bakarsan malum bir gerçekti. Buna karşın sırasıyla In The Flesh, Dark Side Of The Moon ve The Wall turnelerinde hayranlar kendisinin vokal performansından memnun kalmıştı. Naturel olarak kimi zaman yüksek oktavlar yada ince iş isteyen vokaller için evvelde kaydetmiş olduğu vokalleri sahnede kullanıyordu. Fakat kesinlikle görkemli sound ve görsellik içeren bu turnelerin konserlerine giden hepimiz büyüleniyordu. Şimdi stüdyo albümü ortaya çıkarken, haliyle yaşlı adam

sesine haiz müzisyenin vokali eleştirilere niçin olmakta. Fakat bu durumu albüm içinde avantaja çevirilmiş olduğu bazı bölgeler de var. Öteki taraftan, 25 yıl albüm yapmamış olmak Is This The Life We Really Want’tan olan beklentiyi ister istemez fazlaca artırmış durumda. Şimdi bu konsept albüme de bütünüyle göz gezdirelim.

1. When We Were Young
2. Déjà Vu
3. The Last Refugee
4. Picture That
5. Broken Bones
6. Is This The Life We Really Want?
7. Bird In A Gale
8. The Most Beautiful Girl
9. Smell The Roses
10. Wait For Her
11. Oceans Apart
12. Part Of Me Died

Pink Floyd albüm kapakları ihtişamlılarken, Roger Waters solo albümlerinde kapaklara fazlaca büyük ehemmiyet vermiyordu. Is This The Life We Really Want da birazcık Radio K.A.O.S. albüm kapağını anımsatan iddiasız kapağıyla raflarda yerini bugün aldı. Nigel Godrich‘in stratejisi yüzünden albümde gitar solosu bulunmamakta. Bu tercih, bugüne dek Pink Floyd albümleri ve üyelerinin solo albümlerinde alışıla gelmiş bir durum değil. Roger Watersalbümün kayıtlarında en fazlaca zorlandığı unsurun müdahale etmemek için kendini tutmak bulunduğunu belirtmişti. Bence birazcık müdahale ederek, 2006’dan beri konserlerinde kendisine birlikte rol alan ve iyi bir gitarist olan Dave Kilminster‘dan iki üç tane solo isteyebilirmiş. Ek olarak 1987’den beri kullandığı davulcu Graham Board yerine Nigel Godrich’in tercihi olarak eski Beck ve R.E.M. gruplarının davulcusu Joey Waronker‘ın olması, Roger Waters fanatikleri açısından bir başka sürpriz. Tekniği Nick Mason‘a daha

yakın olan Joey Waronker genel olarak iyi bir iş çıkarırken, birkaç şarkıda daha kuvvetli davul gerektiren yerlerde Graham Board’u kulaklar aramakta. Is This The Life We Really Want bir konsept albüm. The WallThe Pros And Cons Of Hitch Hiking ve Radio K.A.O.S. albümlerindeki benzer biçimde kronolojik olarak bir hikayeyi anlatmıyor. Dark Side Of The Moondaki şarkıdan şarkıya dünyadaki değişik mevzulara eğilirken, bu mevzular Amused To Death‘teki benzer biçimde harp karşıtı ve devlet liderlerinin politikalarını

eleştiren nitelikteler. Bilhassa direk isim vermese bile, Donald Trump baya Roger Waters‘ın oklarının hedefinde. Albümde çağdaş dünyanın belirsizliği korkusuzca yorumlanıyor. Roger Waters 2013’te albümü radyo oyunu şeklinde yazdığını, ana temanın “niçin evlatları öldürüyoruz” diye İrlandalı bir torun ile dedesinin muhabbetine dayalı olduğundan söz etmişti. Nigel Godrich‘in ilk olarak bu işi radyo

oyunundan çıkararak konsept albümleriyle malum Roger Waters‘ı, gene bu tarafa yönelttiğini son röportajlardan öğrendik. Açıkçası radyo oyunu olsaydı, söz lakırdısı müziği fazlaca gölgeleyecekti. Nigel Godrich‘in bu açıdan pozitif yönde bir katkısı var. Albümde bu haliyle bile önceki solo albümlerinde de bazı

dinleyiciler tarafınca eleştiri mevzusu olan, müziğin sözlerle boğuşması durumu When We Were YoungIs This The Life We Really Want ve The Most Beautiful Girl şarkılarında mevcut. Şüphesiz bu üç şarkı, onların beğenisi kazanamayacaktır. Albümde Pink Floyd‘daki benzer biçimde bazı akustik tabanlı şarkılar var. Bunların içinde Déja Vu ve Broken Bones hakikaten başarılılar. Déja Vu, “If I Had Been God”

sözleriyle başlayarak Roger Waters‘ın megaloman kişiliğini ortaya sermekte. Bu parça eskilerden sound olarak The Wall‘dan Mother şarkısını hatırlatırken, müzisyenin yaşlanan sesiyle muhteşem bir uyumda bir sound ile karşımıza çıkıyor. Fakat şarkının içinde küçük bir gitar solosunu Pink Floyd dinleyicisi arıyor, burada Nigel Godrich‘in albümde gitar solo olmayacak prensibinin yarattığı eksikliği görüyoruz. Albümdeki öteki akustik anlamda başarıya ulaşmış olan Broken Bones‘ta ise, Nigel Godrich‘in varlığı şarkıya

pozitif yönde şekilde yansımış. Şundan dolayı son yıllarda Roger Waters‘ın yeni şarkı diye sunmuş olduğu çalışmalarda akustik gitar ve vokal benzer biçimde sadeliği fazla benimsediğini gözlemliyordum. Burada temelinde akustik gitar ve vokal şarkıya hakimken, yaylılarla şarkı desteklenerek daha varlıklı bir sound yakalanmış.

Ek olarak ikinci dünya savaşına değinmesi ve müzikal yapısıyla The Final Cut‘taki Southampton Dock‘ı da çağrıştırıyor. Nigel Godrich‘in varlığından dolayı en negatif etkilenen şarkılarsa The Last Refugee ve Picture That. Şundan dolayı The Last Refugee‘de Pink Floyd müziğinde gitarı geriye iterek keyboard ağırlıklı tek düzeye dönüştürülen sound, Suriyeli mültecilerin hayatlarını kaybetmelerini ele alarak

yazılmış kuvvetli sözlerin resmen katili olmuş. Ek olarak bu sound Roger Waters‘ın vokalinin yaşlılığı fazlaca kötü ele vermiş. Öteki taraftan Picture That şarkısını You Tube’da albüm yayınlanmadan konser kaydını dinlediğimde bana Radio K.A.O.S. albümündeki Home ile Pink

Floyd‘un Animals albümündeki Sheep karışımı olarak gelmişti. Sadece stüdyo kaydında prodüktörün parmağıyla Radiohead kafasına belirgin şekilde yaklaştırılması beni hayal kırıklığına uğrattı. Bird In A Gale isminde şarkının potansiyeli yüksekken, Radiohead ile Pink Floyd kafasının harmanlanması müzikte fazlaca fazla kargaşalık yaratarak potansiyelini tam kullanılamamasına niçin olmuş. Açıkçası albümdeki

bana bakılırsa en iyi şarkı Smell The Roses. Sound olarak Wish You Were Here albümündeki Hava A Cigar‘ı fazlaca net şekilde anımsatan, aslına bakarsak Pink Floyd dinleyicisinin beklediğini en fazlaca veren şarkı. Şarkı ortasındaki geçiş bölümünde Animals‘taki Dogs‘a da benzediği bölgeler var. Aslına bakarsanız Roger Waters şarkının değerinin birazcık bilincinde olmalı ki;, albümden ilk bu şarkıyı yayınladı. Smell The Roses‘ta müzisyenin

vokali birazcık yaşlı kalıyor, sadecePink Floyd müziği dokularından dolayı üstünde pek takılınacak durum değil. Şarkının sonlarına doğru Dave Kilminster birazcık solo notalarına giriyor, fakat açık ki prodüktör

yüzünden bu girişimin doğru muntazam bir gitar solosuna dönüştürülmesine izin verilmemiş. Albümde kötü olmayan Wait For Her isminde bir akustik şarkı daha var. Hoş bir ballad olarak nitelendirilebilecek

bu şarkı, aslına bakarsak albüme noktayı koyabilirmiş. Şundan dolayı onun arkasından gelen Oceans Apart ve Part Of Me Died albüme pek bir katkısı yok. Konsept açısından önemi var, fakat söylediğim benzer biçimde Wait For Her azcık daha uzatılarak albüme noktayı koymak için oldukça uygunmuş.

Mevzuyu toparlarsak, Is This The Life We Really Want albümünün beklentilerin haricinde bir albüm bulunduğunu söyleyebiliriz. Bunu fena olduğu anlamında söylemiyorum, Nigel Godrich‘in tek başına yapmış olduğu prodüktörlüğün Radiohead tarzının vakaya fazlaca net şekilde müdahil olmasına ve Roger Waters‘ı birazcık

değişik sulara sürüklediği anlamında söylüyorum. Albümdeki Déja VuBroken Bones, Smell The Roses ve birazcık da Picture That ile Bird In A Gale şarkıları Pink Floyd hayranlarını doygunluk edecektir.  Sadece

albümün geri kalanının alacağı beğeni büyük merak mevzusu. Şundan dolayı değişik bir kafa yapısının parmağı ciddi şekilde hissediliyor. Şahsen ben Nigel Godrich‘in işi radyo oyunundan koparıp, direk konsept

albüm kafasına getirmesini tuttum. Sadece Roger Waters‘ın prodüktörlük koltuğunu tamamen ona terk etmesini doğru bulmadım, şu sebeple o koltuğu terk etmek albümün bir kısmını kötü halde Radiohead havasına bürünmesine niçin olmuş. Müzisyen şu sıralarda bu albümden büyük kıvanç duyduğunu belirtiyor fakat ilerleyen dönemde prodüktörlüğüne karışmadığına dair birazcık

pişmanlık duyabilir. Zira 1987’de Radio K.A.O.S. albümünü çıkardığı süre memnuniyeti belirtirken, ilerleyen dönemlerde albümün çağdaş tınlaması için fazla çaba sarf ettiğini ve kendisini rahat olmadığı bir alanda bulduğunu belirten pişmanlık kokan demeçler vermişti. Kısaca iyi bir albüm olsa bile seçimi

dışına çıkmak kendisine ters geliyor. Öteki taraftan Roger WatersPink Floyd‘dan ayrıldıktan sonrasında grubun kendisinden ibaret olduğuna dair bir çabası vardı ve bu durum onu albümleri mevzusunda fazlaca tutkulu bir duruma getiriyordu. Bugünse öteki grup üyeleriyle barışmış halde ve Is This The Life We

Really Want’ta kendini kanıtlama ardında değil. Hırslarından arınmış olarak bu albümü kaydetmiş benzer biçimde. Sadece bu emek harcamayı “yaşlı adam albümü” olarak nitelendiremeyiz. Genç müzisyenlere taş çıkaracak bir sürü marifeti var. Ek olarak albümdeki şarkı sözleri devamlı olduğu benzer biçimde kusursuz. Oturup ek olarak

incelemenizi ve üzerlerinde düşünmenizi tavsiye ederim. Felsefik yanı kesinlikle kuvvetli bir albüm. Aslına bakarsanız bu mevzuda Roger Waters‘ın hiçbir emek vermesi bugüne dek hayal kırıklığına uğratmadı.

 

Kaynak : http://www.aycaevhali.com/sinan-san-yazdi-25-yil-sonra-gelen-yeni-roger-waters-albumu/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir