Ana Sayfa / Kitaplar / MEMLEKET KİTAPÇISINDAN MANZARALAR 2017

MEMLEKET KİTAPÇISINDAN MANZARALAR 2017

Gerçek gereksinimler ile düzmece gereksinimler arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda fert, tüketim mallarını satın almanın ve bu tarz şeyleri sergilemenin toplumsal bir imtiyaz ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir taraftan kendini toplumsal olarak öbürlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir taraftan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek fert için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir. Jean Baudrillard

Küreselleşme, hem dünyanın küçülmesine hem de bir tüm olarak dünya bilincinin kuvvetlenmesine işaret eder. Küreselleşen dünya pazarında işletmeler de rekabet koşullarına ayak uydurabilmek için yeni pazarlama stratejileri geliştirmişlerdir.  1914’lü yıllarda Hanry Ford’un öncülüğünü yapmış olduğu ‘seri üretim sistemi’ Fordizm, Post-Çağıl yaşam biçimiyle değişen tüketici, teknoloji ve piyasaların bir getirisi olarak 1970’lerden itibaren yerini Post-Fordizm’e bırakmıştır.

 

Bu yeni akımla paralel giden Post-Modernizm döneminde hem global pazar ekonomisini hem de tüketici kimliğindeki post-modern insanı değişik görürüz. Tüketim toplumu tabiri de işte bu zamanda, bilhassa Batı devletlerinde sanayileşme sonrası ortaya çıkan cemiyet şeklini tanımlamak için kullanılmıştır. Seri üretimin artmasıyla hızla değişen arz-talep dengesi, üreticileri ve hükümetleri değişik politikalara itmiş, üretilenlerin süratli tüketilmesini sağlamak maksadıyla türlü yollar denenmeye başlanmıştır.

 

Bu yolların en mühimleri normal olarak kitle yazışma vasıtalarıdır. Yazılı ve görüntülü basınla (TV) beraber son yıllarda bu ikisini de geçeceğe benzeyen web, tüketim toplumunu yönlendirmede ve manipule etmede kullanılan başlıca kaynaklardır.
Baudrillard’ın belirttiği benzer biçimde, artık gereksinimler medya tarafınca belirlenmekte, neyin gereksinim bulunduğunu düşünecek zamanı bulamayan tüketici, önüne sunulan alternatiflere ‘evet-hayır’ cevabından birisini verebilecek kadar bir zamanı sadece bularak, şuurlu olmaktan oldukça, gayri iradî ve şuursuz bir halde cevaplar üretmektedir.

 

Postmodern tüketici, günlük mutluluk ardında koşan, anında doygunluk isteyen, ihtiyacının tatminini ertelemeyen, gelecek için bugünü feda etmeyen, geçmiş ve geleceği içerecek şekilde denemeyi büyük bir arzuyla isteyen, içerik yerine biçime daha oldukça ilgi duyabilen, hazcı yanı öne çıkan, kendisini tüketime hazır bir görüntü haline getirmiş tüketicidir. Yeni Medya da işte bu tüketicinin taleplerini görmek suretiyle yapılandırılmıştır.

 

Günümüzde milyonlarca insan, web üstünden alışveriş etmektedir; giysileri denemeden, parfümleri koklamadan, sebze-meyveyi dokunmadan almaktadır. Tüketim bir tek maddesel de değildir üstelik; dost bulmak, söyleşi etmek, çeşitli aktivitelere katılmak, hatta evlenmek de web üstünden, fazla emek vermeden, kolay ve süratli bir halde yapılabilmektedir. ‘Yeni Medya’ düzeninde her fert başlı başına bir ‘medya kanalı’ olmuştur adeta. Bireylerin, kaç takip edeni olduğu, ürettiği içeriklerin ne kadar paylaşılmış olduğu benzer biçimde verilerin ölçümünü meydana getiren www.klout.com benzer biçimde birçok site vardır. Bu akımı geleneksel medyadan ayıran en mühim özellik de işte burada yatmaktadır.

 

John Tomlinson, “Kültürel Buyuruculuk” adlı kitabında, “Marlboro ve Coca Cola içmek bizim kültürel yazgımız mı?” diye sorgular. Bunu yaparken de Stuart Hall benzer biçimde pek oldukça kuramcının, otantik kültürlerin Batı’nın (bilhassa de ABD’nın) gelişkin paracı kültürü tarafınca işgal edilerek “popüler” hale getirildiğini savunduklarını hatırlatır (Tomlinson,J. 2010). Zamanımızın en meşhur düşünürlerinden Jean Baudrillard da Batı kültürünün bir takım simülasyon modeli ya da düzeni olarak gelişmiş olduğu yönündeki meydan okuyucu teziyle dikkat çekmiştir. Meşhur düşünüre nazaran, reklamların vaad etmiş olduğu kişiselleştirici farklar tam tersine kişiler arasındaki gerçek farkları yok ederek kişileri ve ürünleri türdeşleştirir. “Kişinin narsizmi ayrıksılığın hazzı değil, kollektif niteliklerin kırılıp yayılmasıdır.” (Baudrillard, J. Tüketim Toplumu. s.107) Öte taraftan gerçek imkânları cılızlaşan ve denetim altında sıkışan gövde yüceltilir.

Marlboro reklamlarında işlenen yalnız kovboy ve sigara temaları, Levis reklamında yarı çıplak direkte asılı duran delikanlı ve genç kızın asilikleri ile yarattıkları ‘farklılık’ ne kadar doğrudur? Neyin simulasyonudurlar? Reklamlarda verilen mesajlar kimlerin çizdiği kurallara nazaran sunulur? Örnek vermek gerekirse, sigara içenin ayrıcalıklı olduğu mesajı gerçek hayata dönerek de istatistiklere bakıldığında pek de doğru çıkmamaktadır. Bu durumda reklamın tersine, sigara içmeyenler daha ayrıcalıklı olmalıdır. Aynı şekilde Levis giyip de herkesten değişik olacağını düşünen gençler sokağa çıktıklarında giyindikleri markanın ne derecede yaygın bulunduğunu görmelidirler. Fakat durum nedense bu şekilde olmamaktadır. ‘Şeyleşen’ meta, insanoğlunun gözünü mi bağlamıştır?

 

Diane Crane, “Moda ve Gündemleri” adlı kitabında, giyimini dert eden her insanın aslen belli bir seviyede başkalarının da giyimini öykünmek ettiğine dikkat çeker. Semt pazarlarından alınan meşhur markaların taklitlerine de ‘Bir derslik atlama isteği’ olarak yorum getirir (Crane,D. 2010). Marka satın almak, ferdin belli bir kimlik oluşturma aracı olurken, kitle kültürünün devamlı beslediği “Tüketim Toplumu”, şirket logolarını üzerlerinde taşıyan insanoğlu üretmiştir (Willis, 1993). Bu şekilde yaratılan toplumsal standartlaşma sonucu, popüler kültürün, öteki bir adıyla kitle kültürünün belirlediği standart tüketim davranışları toplumu devamlı tesiri altına almaktadır.

 

TÜKETİM TOPLUMU KAVRAMI

 

“Tüketim Toplumu” ya da “Kitle Kültürü” daha ilkin aralarında Frankfurt Okulu yazarlarının da bulunmuş olduğu birçok düşünürce eleştirilmişti. Bu düşünürler kendilerini -potansiyel de olsa- bir toplumsal muhalefetin parçası olarak görüyorlardı. İsteği haricinde kendi hakikatine yabancılaştırılmış, iktidarca manipüle edilmiş fakat gene de bu durumdan kurtulma umudunun var olduğu bir cemiyet söz mevzusuydu.

Rosenau, ‘Post-Çağıl fert, parçalanmış bir kimliğe karşılık gelir’ der. Kendi temelsizliği üstüne temellendirilen bu özne, ayrık bir kişiliğe ve parçalanmış kimliğe haiz bir “persona” dır. Postmodern özne, paradoksal bir anlam içinde, hem özgürdür hem de özgür değildir: Özgürdür, şundan dolayı olumsal güçler öbeği tarafınca belirlenmiş ve biçimlendirilmiştir; özgür değildir, şundan dolayı Adorno’nun söylediği benzer biçimde “kendini ‘Ben’ olarak ortaya koyan şey gerçekte bir ön yargıdır.”

 

Frankfurt Okulu düşünürlerinden Theodor Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği adlı yapıtında ilk kez kullanılan “Kültür Endüstrisi” teriminin doğuşundan söz ederken en önce “Kültür Endüstrisi” yerine “Kitle Kültürü” terimini kullandıklarını belirtmektedir.

 

Adorno, sözü edilen kullanımın popüler sanatın uygar biçimi olarak algılanması olasılığına karşı ‘Kültür Endüstrisi’ ile ‘Kitle Kültürü’ içinde bir ayrıma gittiklerini ifade etmektedir. Kültür endüstrisi, eski olanla tanıdık olanı yeni bir özellikte birleştirirken tüketicileri kendisine uydurmaktadır. Bu bağlamda da “metalaşma”, “şeyleşme” ve “fetişleşme” kavramları öne çıkmaktadır. Benjamin, Adorno ve Marcuse benzer biçimde düşünürlerin kitle kültürüne eleştirel bakışına, yirmi birinci yüzyılda kültür endüstrisinin ana sektörlerinden biri olarak yerini alan televizyonun ve reklamların konumu irdelenirken de gereksinim vardır.

 

Benjamin’e nazaran, çağdaş süreci betimleyen özellikler içinde şunlar vardır: (1) Çağıl devrin betimleyici özelliği metaların kitlesel üretimi ve insan ilişkilerinin şeyselleşmiş oluşudur; (2) buna teknolojik değişiklik niçin olmaktadır; (3) bunun sonucu ise, geleneğin ve geleneğe dayanan yaşam tarzının yıkılıp yok olmasıdır; (4) imgeler (imajlar) metalaşmışlar, algılamalarımızın nesneleri olmuşlar, fantazyalarımızın materyalize olmuş biçimlerine dönüşmüşlerdir. Şu demek oluyor ki, yaşam deneyimlerimiz idrak etme ve fantazya düzeyinde de değişiklik göstermişlerdir; (5) imgeler ve nesneler, algılamalarımızın nesnelerine, fantazyalarımızın materyalize olmuş biçimine dönüşüp metalaşmış bulundukları için günümüzde oldukça ehemmiyet kazanmışlardır; (6) günümüz yaşamının gerçekliğinin anlaşılmasında, bundan dolayı, fantazyaların ve imgelerin tarih ve kültür açısından doğru bir şekilde açıklanması büyük ehemmiyet taşımaktadır (Aktaran: Oskay, 1981a:4).

 

BAUDRİLLARD VE YENİ TÜKETİM TOPLUMU

 

Tamamen bireysel bir bakış açısıyla iktidarı da muhalefeti de eleştirip dışlayan Baudrillard ise yeni tüketim toplumunun artık aslolan/kopya, gerçeklik/görünüş benzer biçimde karşıtlıklar kurularak açıklanamayacağını, şundan dolayı yabancılaşılan bir insan özünün ve hakikatinin ve buna bağlı olarak hakikati temel alan toplumsal karşıcılık biçimlerinin yok bulunduğunu, bir simülasyona dönüşen gündelik yaşamın gönderme yapabileceği dolaysız yaşam biçimlerinin ortadan kalktığını iddia eder. Baudrillard’ı toplumcu görüşten ayıran temel fark budur.

 

Baudrillard’ın ‘Simulakra ve Simulasyon’ adlı kitabında bahsetmiş olduğu yalnızlaşan toplumu düşündüğümüzde, data çağıyla yaratılan ‘suni gerçeklikte’ fert, ‘virtüel ‘avatarı’ ile bütünleşmekte ve kimliğinden uzaklaşmaktadır. Bu suni gerçeklikte fert, kendi kendisinin kölesi olmuştur. Artık tüm sistem ve seviye değişmiştir.

 

Dünya düzeninin değişiyor olduğuna dair ilk sinyalleri normal olarak ki medya vermiştir. Ortalama kırk yıl kadar ilkin, ABD’da Loud Ailesi ile 1971 senesinde süregelen ilk ‘Reality Show’ programıyla artık fert televizyona değil, tv onun iyi mi yaşadığına bakar olmuştur. Baudrillard, bu bağlamda, ‘Panoptik Gözetleme Sistemi’nden, aktifle pasifin yok edilmiş olduğu bir caydırma sistemine geçildiğine değinmektedir. Model ve gerçeğin birbirine karıştığı bu “hiper-gerçek dünya” artık bireyi haber yapmaktadır. “Haber sizsiniz, toplumsal sizsiniz, vaka sizsiniz…” Yedi ay aralıksız sürdürülen çekimler sonucunda Loud ailesinden geriye kalan ne yazık ki bir tek 300 saatlik bir film olmuştur; çift boşanmış, çocuklar ise dağılmıştır. (Baudrillard, J. Simulakrlar ve Simülasyon.1982, s: 53).

 

Toplumun büyük bir kesimi tarafınca ilgiyle izlenen bu biçim ‘Reality Show’larda bireyler kendi kimliklerine en yakın buldukları kişilerle adeta bütünleşerek ‘taraf olma’ ve ‘ötekileştirme’ yaklaşımını göstermişlerdir.

 

Tüketim Toplumu, bu biçim programlarda da gözlemlenebildiği benzer biçimde, köktencilik bir toplumsal karşıcılık yaratamaz. Sadece anomi ya da anomali üretir; amaçsız sertlik, kollektif kaçış davranışları (uyuşturucu, hippiler) bitkinlik, intiharlar, sinir hastalıkları, iç sıkıntısı ve  suçluluk duygusu bu topluma hakimdir…

 

Büyük seviyede birbirine benzeyen, tv dünyasındaki benzer biçimde konuşan, gülen, düşünen, giyinen bireylerden oluştuğu için cemiyet artık varlığının anlamını bulmaya çalışmaz. Toplumla ilişkisini bir dünya görüşü çerçevesinde temellendirmek isteyen fert tipi büyük seviyede ortadan kalkmıştır. Televizyonda görünen yaşam seyircisine zorla dayatılan, onun yabancısı olduğu bir yaşam değildir. İzleyici televizyonda, esasen yaşamış olduğu ya da en azından hasret duyduğu bir yaşamın yansımalarını görmektedir. O, ‘Bihter yüzükleri’ ve ‘Shakira kemeri’ alarak mutsuzluğunu gidermeye çalışacaktır.

 

MUTLULUK VE TÜKETİM TOPLUMU

“Eşitlik talep edilene kadar eşitsizlik yoktur!” J. Baudrillard

Mutluluk teriminin ideolojik gücü toplumsal ve tarihsel olarak çağdaş toplumlarda mutluluk söyleminin EŞİTLİK söylemini canlandıran söylem olmasından ileri gelir. Eşitlik söylemi, SANAYİ DEVRİMİ sonrasında üstlendiği politik ve sosyolojik güç ile mutluluk terimine devredilmiştir. Mutluluk, ‘eşitlik’ olarak ‘lanse edildiğinde’ ve/yada algılandığında ise, bu kavrama ölçülebilirlik katmak ihtiyacı doğar. Tocqueville, ‘Mutluluk, nesneler, göstergeler ve ‘konfor’ vesilesiyle ölçülebilir refahtır!” der. Kanıtlara ihtiyac duymayan ‘içsel mutluluk’ terimi, tüketim toplumu inanışında derhal dışlanır! Bu idealde mutluluk, ilk olarak eşitlik (ya da imtiyaz) talebidir ve bu yüzden kendini görünür ölçütler bakımından göstermek zorundadır (Baudrillard, J. Tüketim Toplumu. s:52-53)

 

Bu toplumun dili tüketimin dilidir. “Bireysel gereksinimler ve hazlar bu dile bağlı olarak sözden ibarettir.”( Baudrillard, J. Tüketim Toplumu. s.88) Haz zevk olarak değil fakat yurttaşlık görevi olarak kurumsallaşmıştır. Kişi etkin bir halde kendini tüketmeye hasretmelidir, aksi taktirde cemiyet dışı kalmak tehlikesiyle karşılaşır. Marjinal konuma düşmek istemeyen her fert emek verme piyasasına uygun data ve beceri birikimini her an yenilemek, “işin içinde olmak”, giyim kuşamından genel kültürüne kadar her şeyine dikkat etmek zorundadır.

 

“Tüketmekte ya da tüketmemekte özgür olan cenk öncesinin ufak tasarrufçuların ya da anarşik tüketicilerin artık bu sistemde yapacakları hiçbir şey yoktur.”(Baudrillard, J. Tüketim Toplumu. s.91)

 

FARKLI İHTİYAÇLAR VE TÜKETİM TOPLUMU

 

Tüketim toplumunda ruhun yerini gövde almış, tutku dışlanmıştır. Bedenin etrafı sıhhat, perhiz, tedavi, arzu benzer biçimde söylenlerce kuşatılmıştır. Reklamlar bireyi yatırım nesnesine dönüşen bedenlerini keşfetmeye çağrı eder. Yeni cinsellik ” ‘işlevsel’ bir konuttaki sıcak ve soğuk renkler oyunu benzer biçimde sıcak ve soğuktur(s.161). Erotik olan artık arzuda değil göstergelerdedir. “Kadının bedeni… reklamda görülen öteki cinsiyetsiz ve işlevsel nesnelerin türdeşi olur.” (s.162)

 

Özneye erişince “artık ne ‘kendi’ ne ‘kendi-özne’ ne de dolayısıyla kendinin başkalaşması, kısaca kelimenin doğru anlamında yabancılaşma vardır (s.240) Tüketimin oyunculluğu içinde bireysel kimliğin trajikliği yok olur.

 

Tüketim toplumu kültürü halkın ayağına götürür. Bir çift çorap ya da bir bahçe koltuğu, bir kilo domatesle aynı anda hipermarketten alınabilmektedir (s.124). Kültürel nesneler çamaşır makinasıyla aynı tarzda tüketilmektedir. Bu kültür hakkaten kültür sahibi olanları ve geleneksel kültürün kendi kendini yetiştiren marjinal kahramanını dışlar. Tüketim toplumunun kültürü insanları toplumsal ve mesleki olarak bütünleştirir ve birbirlerine uyumlu hale getirir.

 

Tüketim toplumunun insanı boş süre etkinliklerini emek verme alanında hakim olan zorlama ahlakı çerçevesinde gerçekleştirir. “Bronzlaşma saplantısı… güneş altındaki bu mecburi cimnastik ve çıplaklık ve bilhassa de eksiksiz yaşamaya özgü bu gülüş ve bu sevinç hepsi beraber aslen ödev, fedakarlık, çilekeşlik ilkesine adanmanın emaresidir. ” (s.190-191) Aynı zorlama insanoğlu arasındaki naturel ısı ve gülümsemenin yerini kurumsal nezaketin ve gülümsemenin almasına neden olur. İçtenliğin yok olmasıyla beraber “… reklamın yakın, içten, kişisel yazışma tarzlarını öykünmek etmiş olduğu görülür.” (s.197) Bireylerarası ilişkilerde varılan nokta gerçek sıcaklığını yitirmiş bir diyalog zorlamasıdır.

Tüketim Toplumu niçin meydana gelmiştir?

Baudrillard, tüketim toplumunun meydana gelişinin altında yatan sebepleri ortaya koyarken, şunları anlatmaktadır:

 

“Tarihte aynı olayların iki kez vuku bulmuş olduğu olur. Birincisinde bu vakalar gerçek bir tarihî değere sahipken, ikincisi birincisinin karikatürüdür ve grotesk (acayip, şaşırtıcı ve hayret verici, fıtrî olmayan) bir serüvendir; efsaneleşmiş olmuş bir atıftan beslenir.” 

Bu tespitin arkasından Baudrillard, yitirdiğimiz değerleri, gerçeklerinin yerini tutamayan sunî düzenlemelerle telâfi etmeye çalıştığımızı belirtmektedir. Yeşilini yitiren hayatta yok olan insanlık, şehirlerin göbeğinde oluşturduğu sunî solunum borusu misali parklarla vicdanını rahatlatmaktadır. İnsanlık, tarihe karışmış bazı güzellikleri, dinsel tören biçiminde, zorla tekrardan güncelleştirerek tüketmektedir.

 

Saf ve temiz bir görünüme haiz olmak isteyen her şey karşıtına dönüşmektedir… İktidarlar sadece bir ölüm simulasyonuna baş vurarak gerçek ölümden kaçabileceklerine inanır.” (Baudrillard,J. Simulakrlar ve simulasyon. P:39)

Bu, tüketim toplumunun özelliğidir. Günlük haberlerin acımasız yalancılığı, kitle iletişimi kanalıyla tüm felâketlerden yola çıkarak günlük yaşamın sadeliğini ve sakinliğini yüceltmektedir. Cinayetler, hırsızlıklar ve tecavüzler her gün haber mevzusu yapılmakta, bunlardan yola çıkılarak faziletli bir topluma özlem yansıtılmaya çalışılmaktadır.

Tüketim toplumunda yayınlar paradokslarla doludur. Bir taraftan asil evlilikler yüceltilirken, öteki yanda “televole” seçimi programlar ile aldatma ve ihanet meşrulaştırılmaktadır. Ailelerin çöktüğü, toplumun felâkete sürüklendiği anlatıldıktan derhal sonrasında tüm ihanetlerin iç içe girmiş olduğu “yalan rüzgârları” estirilip kalan asil kırıntılar süpürülüp atılmaktadır. Bundan dolayı medya için mühim olan tüketim toplumuna, hızla tüketeceği malzemeyi pompalamaktır. Gâye, düzmece ağlamalarla asil tüketiciyi okşamak, arkasından da bedenî hazlara ve doymaz ruhlara yalancı baharlar yaşatmaktır. Yaşatılan baharlarda bir nostalji havası estirilir, erdemler tek tek sıralanırken, hedef, gerçeği yaşanıp bitmiş vakaları simgesel olarak yine körükleyip tüketim kültürü oluşturmaktır: Tüketim kültürü ya da kültür tüketimi…

Kültürel Tekrardan Çevrim (Recycling) yada Tüketilme 

Baudrillard “data gelişimi” tabiriyle, bir tekrardan çevrimi anlatır. Bundan dolayı günümüzde moda, bilgidir. Enformasyon toplumunun içinde yaşayan her fert, bilgili olmak, gelişimleri izlemek zorundadır. Daha doğrusu öyleki yapıyor görünmelidir. Yoksa aslen ortada data geliştiren falan yoktur.

Günümüz insanının bilgiye yetişme çabaları, modayı takip etme gayretiyle aynıdır. İkisinin de yaptırımı içtimaî muvaffakıyet ya da dışlanmadır. Dolayısıyla işimiz, rasyonel bir ilmî birikim süreciyle değil, rasyonel olmayan tüm öteki tüketim süreçleriyle dayanışma içindeki içtimaî yapıyladır.

Yaşadığımız çağda her şey tekrardan çevrim sürecinin içindedir. Doğa, sanat, bilim ve bunun benzer biçimde her şey… Doğa sevgisi, çevreyi koruma çabaları, kirliliğe karşı meydanlarda atılan nutuklar, sanki tüm kötülüklerin müsebbibi kendisi değilmiş benzer biçimde, insanoğlunun yaşanmış değerleri sunî olarak tekrardan tüketme girişimidir.

Sanat eserlerinin en kıymetlisinden en bayağısına kadar aynı ortamlarda sergilendiği, kıymetsiz olanın kıymetlisine bir zarar vermediği görülür. Ender sanat eserlerinin kopyalanıp seri olarak üretilmesinde bir mahsur yoktur. Bundan dolayı çevrimde sıra onlara gelmiş, tüketilme zamanı medya tarafınca ayarlanmıştır.

Kierkegaard’ın yüz binlerce tane satması, insanların kültür seviyesinin arttığının, onun anlaşılmaya başlandığının göstergesi değildir. Yapıt kendi özünü büyük olasılıkla yitirmiş, satın alınan kitapların bir çok medyanın tesiriyle edinilmiş birçoğu da büyük olasılıkla okunmamıştır. Oldukca satması, bir tek çevrim sırasının ona gelmesindendir. Bu çarkın işleyişi nadiren bozulur. Oysa düşünce eserlerinin, cevherin kadrini bilecek azınlık tarafınca takip edilmesi bir ihtimal daha sağlıklıdır. Aksi takdirde yaratı, kendi referans kodunu kaybedip, harcanma sürecinde, modası gelen bir elbise ya da yeni üretilmiş bir çamaşır makinesiyle aynı semantik alanı paylaşacaktır.

Bilim için de aynı şey söz mevzusu olmaktadır. İnsanlar ilmî bir dergiyi okumak için aldıkları kanaatindedirler, fakat bir bir çok okunmadan kenarda bekler. Amaç, bir üst kültür seviyesinin paylaşılmış olduğu topluluğa ilişik olma isteği ve gayretidir. Ortak kodları ve mesajları yazışma maksadıyla kullanabilme isteği, düşünmenin, bilgiyi kullanmanın üstündedir.

En Ufak Ortak Kültür 

Tv ve radyoların düzenlemiş olduğu yarışma programlarının aslen hiçbir öğretici yanı yoktur. Katılanların çoğunun heyecandan doğru yanıt veremediği, fakat gene de mutlu olduğu görülür. Bundan dolayı istediklerini elde etmişlerdir; istedikleri şey paylaşımdır. Paylaşımın çağdaş bir biçimi olan yazışma ve temas hedeflenmiş, o da başarılmıştır. Törenlerle meydana getirilen paylaşımlar günümüzde yerini kitle yazışma araçlarıyla paylaşıma bırakmıştır.

İnsanlar, biyolojik bedenleriyle fiilî olarak bir şeyi paylaşmazlar. Paylaşılan, kitle kültürü olarak adlandırılabilecek en ufak ortak paydadır. Tüketim toplumunda averaj ferdin haiz olması ihtiyaç duyulan en ufak standartlar ve moda olan işaretler bütününe ne kadar erişilirse, o denli başarı göstermiş olunmuştur.

Kitle iletişimi, kültürü ve bilgiyi dışlamaktadır. Katılımlar, içi boşaltılmış semboller vesilesiyle gerçekleşir ve yaşamın içinde birer merasime dönüştürülerek yüceltilir. Bunda tabiî ki gene yaygın olarak medya kullanılmaktadır.

Medya, tüketicinin davranışlarını yönetir ve insanlara zevkleri hatırlatıp, bu zevklerin iyi mi olması icap ettiğini öğretir. Reklâmlar, bu mevzuda ciddî yatırımlar yapılarak geliştirilmekte, insanların eğlenerek ve hoşlanarak seyredeceği şekle sokulmaktadır. Hâlâ “annesinin televizyonunu, margarinini, elektrik süpürgesini kullananlar” dışlanmakta, yeni modeller sunulmaktadır. Alternatiflerin sunuluşu öyleki kurnazcadır ki, “alayım mı?” sorusunu sormak aklımıza bile gelmez, “hangisini almayalım?” sorusunu, bilincinde bile olmadan kendimize sorduğumuzu görürüz.

Reklâmlarda hep “prezentabl” (eli yüzü muntazam, heybetli) tipler kullanılarak model insan paradigmaları oluşturularak mühim insanların “A” ürününü seçtiği ihsas edilmektedir. Tüketici bu durumda nesnenin faydalılığı ile ilgili soruya değil, nesnenin ona toplumda kazandıracağı statü ile ilgili soruya yanıt vermektedir.

Sembollerle kuşatılmış sanal bir dünyada gibiyiz. Mahremiyetin dönüşümünü yaşıyor, kendimize ilişik bir yaşam süremiyoruz. Ferdiyetçiliğin zirvesine çıkma aşkıyla yaşadığımız yılların sonunda en tepeden uçuruma yuvarlanırken, bireyselleşmeyle mahremiyetin farkını oldukça geç görmenin acısını çekiyoruz. Ne “ben” olarak kalabiliyor ne “biz”e ulaşıyoruz. Başkaları tarafınca kurgulanmış bir yaşamın figüranlığını yapmış olup senaryomuzu “diğeri”lere yazdırıyoruz. En kötüsü de bunun bilincinde olmamamız. Öyleyse yapılacak şey nedir? Baudrillard’ın sözleriyle noktalayalım:

“Sistemi başarısızlığa uğratabilen tek şey terörizmdir. Çekilen bir söylevin, ironik bir gülümsemeyle sıfırlanması, kölenin yadsınmayı yadsıyan o bir anlık tavrıyla efendisinin enerjisini sıfırlayıp keyfini kaçırması benzer biçimde, terörizm de her şeyi tersine çevirilmiş olduğu sırada, alttakinin bıraktığı izleri silerek onu sıfırlamaktadır… Düş enerjisini harekete geçirebilen tek şey terörizmdir.”

SİNEM GÜDÜM

KAYNAKLAR

Kitaplar

Baudrillard, Jean (1997). Tüketim Toplumu. İstanbul; Detay Yayınları.

 

Baudrillard, Jean (1998). Simulakrlar ve Simulasyon. İstanbul: Doğubatı Yayınları

 

Baudrillard, McLuhan, Foucoult, Chomsky, Postman, Lacan, Zizek (2003). Kadife Karanlık. (Haz: Rigel N, Batus G, Yücedoğan G, Çoban B.) İstanbul; Su Yayınları.

 

Benjamin, Walter (1990). Benjamin, Baudelaire ve Pasajlar. (çev.: Ahmet Cemal), İstanbul; Argos Yayınları. 28: 50-52.

 

Crain, Diane. (2010). Moda ve Gündemleri. İstanbul; Detay Yayınları

 

Pepitone, A., (2000). Cross Cultural Research, Sage Publication Inc.

Tomlinson, J. (2010). Kültürel Buyuruculuk, İstanbul; Detay Yayınları

 

Makaleler ve öteki emekler

http://www.isguc.org/?p=article&id=17&cilt=5&sayi=1&yil=2003

 

http://populerkultur.uzerine.com/

 

http://www.wikipedia.org/

http://isyananarsi.blogspot.com.tr/2011/04/jean-baudrillard-ve-tuketim-toplumu.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir