Ana Sayfa / Galeri / Beykoz Kundura Fabrikası’nda Restore Film Günleri!

Beykoz Kundura Fabrikası’nda Restore Film Günleri!

Daha ilkin birçok beyaz perde filmi, tv dizisi ve video kliplere ev sahipliği meydana getiren Beykoz Kundura​ bu kez kendi etkinliğini düzenliyor.

5-13 Ağustos 2017 tarihleri içinde Yeni Kundura terasında restore filmler ve canlı müzik eşliğinde sessiz film gösterimlerinin yanında gösterimlerden ilkin program içeriğine uygun sohbetler ve DJ performansları da etkinlik kapsamında içeriyor.
Internasyonal İstanbul Sessiz Beyaz perde Günleri’nin ortak kurucusu ve sanat yönetmeni Nagehan Uskan  küratörlüğünde hazırlanan programda Beykoz Kundura’nın geçirdiği dönüşüme uyumlu bir halde temasında yapınak bulunan; bellek, arşiv, tekrardan kullanım ve hayata geçirme kavramlarıyla uyum elde eden filmler içeriyor.
Kundura’nın gelecekteki kültür sanat  kimliğine göz kırpan, müziğin, siyah-beyaz filmlerin ritmini hissettiren film gösterimleri 5-13 Austos tarihleri içinde yapılacak.

Izlenme Programı ise şöyleki:

Kapı Açılışı: 19.30
Film Vizyonu: 21.00

5 Ağustos – Cumartesi

Açılış Konseri 45’ / Uninvited Jazz Band

Lumière Kardeşler Seçkisi (1895 – 1896) 2’- Canlı Müzik: Uninvited Jazz Band

Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler

Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler, paydos saatinde iki kapıdan çıkan, ekranın sağına ve soluna dağılan işçileri gösteriyor. Harun Farocki’nin Fabrikan Çıkan İşçiler / Workers Leaving the Factory belgeselinde kullandığı bu görüntüler beyaz perde tarihinde fabrikayı kayda alan ilk görüntüler olarak kabul ediliyor.

Haliç Manzarası
Boğaz Kıyılarının Manzarası

Lumière kardeşler ve operatörlerinin dünyanın pek oldukça şehrinde kaydettikleri bine yakın görüntü içinde İstanbul da yer alıyordu. Lumière  kardeşlerin operatörlerinden Alexandre Promio 1896 senesinde İstanbul’a geldi. Promio, padişahtan alınan izinle İstanbul’da oldukça sayıda görüntü kaydetti. İstanbul’da çekilmiş en eski görüntülerden kabul edilen bu bir dakikalık filmimizde topçu birliği ve piyadelerin geçişi, Boğaziçi kıyıları ve Haliç görüntüleri bulunuyor.

İşçiler Fabrikadan Çıkarken / Workers Leaving the Factory (Harun Farocki, 1995) 36’

Lumière kardeşlerin 1895’teki aynı adlı filmlerinden yola çıkan Harun Farocki, beyaz perde tarihinde işçilerin fabrikadan çıkışını gösteren sahneleri bir tek kurgulamakla kalmıyor, bu görüntülerin üretimini, ortaya çıkış sürecini ve her görüntünün ilişik olduğu devrin sosyo-politik arka planını da metnin ve kurgunun parçası yapıyor. Lumière kardeşlerin çekmiş olduğu 45 saniyelik ekranın sağına ve soluna dağılan işçi görüntüsünden D. W. Griffith, Charlie Chaplin, Fritz Lang, Pier Paolo Pasolini benzer biçimde yönetmenlerin filmlerindeki sahnelere uzanan belgeselde fabrikanın bir mekan olarak (Yapınak kapısı, çıkışı, avlusu…) perdedeki karşılığı masaya yatırılırken işçi sınıfının sinemadaki varlığı üstünden beyaz perdenin işlevi de tartışılıyor.

Asri Zamanlar / Çağıl Times (Charlie Chaplin, 1936) 87’ – Canlı Müzik: Uninvited Jazz Band

Charlie Chaplin’in Büyük Bunalım’ın peşinden yoksulluk, işsizlik, makineleşme, ekonomik eşitsizlik, politik hoşgörüsüzlük benzer biçimde meseleleri dert ederek çekmiş olduğu Asri Zamanlar, bununla birlikte Şarlo tiplemesinin de son filmi. Bu kez fabrikada bir işçi olan Şarlo’yu insanlık dışı tempodan delirirken ve sadece delirdiği için bu monotonluğun dışına çıkarken gösteren Chaplin, her sahnede incelikli mizahıyla endüstrileşmeyi hicveder. Filmimizde, George Orwell’ın 1984’ünden oldukça ilkin Büyük Birader’in gösterilmesi ise Chaplin’in sisteme dair öngörüsüyle ilgili bir tek ufak  bir örnek! Asri Zamanlar birbirine oldukça sıkı bağlı olmayan fakat gene de lineer akan dört perdelik bir anlatımla  periyodu resmeden zamansız, eskimeyen bir klasik.

6 Ağustos- Pazartesi

Hanımefendiler İş Başlangıcında (Küratör: Elif Rongen Kaynakçı) 22’- Canlı Müzik: Burak Ayrancı

20. yüzyıla kadar çoğu zaman “hafifçe” işlerde çalışan yada arka planda kalan bayanların emek harcama hayatına iştirakı 1914’ten sonrasında adamların  muharebeye gitmesiyle değişti. Harp esnasında ağır metal sanayisinde, bomba fünyelerinin imalatında çalışan bayanlar hemşirelik, kamyon şoförlüğü de dahil olmak suretiyle birçok alanda etkin bir halde var olduklarını gösterdiler. Küratörlüğünü Elif Rongen Kaynakçı’nın yapmış olduğu “Hanımefendiler İş Başlangıcında” seçkisindeki filmler 20. yüzyıl başındaki hanım mücadelesini, özgürleşmesini ve kadının emek harcama hayatındaki rolünü gözler önüne seriyor.

Ayakkabılar / Shoes (Lois Weber, 1916) 60’ – Canlı Müzik: Gonca Varol

Sürecinin toplumsal sorunlarını cesurca ele alan ABD’nin ilk hanım yönetmeni Lois Weber’in klasiği Ayakkabılar, bir mağazada tezgahtarlık meydana getiren Eva’nın hikâyesini konu alıyor. Evin tek çalışanı olarak anası, babası ve üç kız kardeşine bakan Eva’nın imgesel giyilmeyecek kadar eskiyen ayakkabılarının yerine yenisini alabilmek. Sadece, emek harcama koşulları, yoksulluk, kent yaşamı, sınıfsal farklar, evimizdeki ve dışarıdaki aşama, hanıma biçilen roller Eva’nın hayallerine ulaşmasını  engeller. Weber’in karakterlerini yargılamaktan kaçınan gözlemci üslubu melodram öğelere haiz hikayenin derinleşmesini sağlarken, Eva’nın hayalini kurduğu ayakkabılar sistemin işleyişini gösteren bir sembole dönüşüyor

Kibritçi Kız / Tulitikkutehtaan tyttö (Aki Kaurismäki, 1990) 68’

Fin sinemasının büyük ustası Aki Kaurismäki’nin proletarya triosunun son filmi Kibritçi Kız, Andersen’in kim bilir en hüzünlü masalının  post-modern bir uyarlaması. Anası ve üvey babasıyla yaşayan, kibrit fabrikasında emek vererek evin geçimini elde eden Iris bigün can sıkan hayatından dışarı çıkar ve kendisine fena davranan herkesten öcünü alır. Kaurismäki, televizyondaki cenk, devrim, direniş içerikli haberlere koşut bir halde kurduğu anlatıyla hikâyesini politik, sınıfsal ve toplumsal açıdan genişletiyor ve filmin masalsı tonunu ironik hale getiriyor. Kaurismäki sinemasının alameti farikası olan kendine yabancılaşmış proleterya portreleri ve komediyle dram arasındaki melankolik atmosferiyle Kibritçi Kız benzerine kolay kolay rastlayamayacağınız  bir başyapıt.

11 Ağustos – Cuma

Film (Alan Schneider, 1965) 24’

Yüzünü kameradan ve insanlardan saklayan bir adam eski, yıkılmaya yüz tutmuş bir odaya girer. Odanın içinde onu algılayabilecek her nesnenin  üzerini kapatır. Işık giren bölgeleri, göz olarak algılanabilecek her deliği kapatır. Aynanın üstünü kapatır. Kedi ve köpeği dışarı çıkarır. Kuşun ve balığın üzerini örtüyle örter. Çantasından çıkardığı eski fotoğrafları yırtıp atar. Kameranın kendisini görmesine  izin vermez. Kendisini algılayabilecek tek şahıs kalmıştır. O da kendisi. Samuel Beckett’ın Film adındaki sessiz, diyalogsuz, müziksiz filmi bir bakıma algılamaya ve algılanmamaya çalışan aynı insanla ilgili.  Bir tarafı algılamaya öteki tarafı kaçmaya çalışıyor. Beckett’ın var olmaya ve hiçliğe dair bu kısa filmi kolay kolay her filmin ulaşamayacağı bir felsefi derinliğe haiz. Başrolde yer edinen Buster Keaton’ın yüzü ve varlığı da Film’in metniyle kusursuz bir halde örtüşüyor!

Too Much Johnson (Orson Welles, 1938) 67’- Canlı Müzik: Uninvited Jazz Band

Amerikan sinemasının dâhisi Orson Welles’in Yurttaş Kane’le sinemayı değiştirmeden ilkin çekmiş olduğu ve uzun seneler bir yangında yok olduğu sanılan Too Much Johnson olağanüstü bir halde İtalya’da bir depoda bulunmuştu. Minik bir kısmı hasar gören on film makarası  restore edilerek (66 dakikalık bir film haline getirildi) ilk kez 2013 senesinde seyirciyle buluştu. Welles’in sahneye koyacağı bir oyunun prodüksiyonu için tasarladığı sadece teknik nedenlerle oyunda kullanamadığı Too Much Johnson deneysel sessiz bir güldürü. Tiyatro ile beyaz perde içinde gidip gelen, tekrarlara dayalı, kaotik, slapstick güldürü unsurları taşıyan, Welles’in teknik becerisinin ve görsel zekasının ipuçlarını barındıran film adeta bir gömü değerinde.

Gölgeler / Shadows (John Cassavetes,1959) 87’

Amerikan Bağımsız sinemasının en mühim adı John Cassavetes’in Hollywood’un tam tersi istikamette giderek çekmiş olduğu Gölgeler, doğaçlamaya dayalı oyunculuk ve oyun düzeni anlayışıyla beyaz perde tarihini değiştiren filmlerin başlangıcında geliyor. Yakın çekimlere dayalı kamera kullanımı, alışıldık kalıpların dışına çıkan kurgusu, gerçekçi süre ve mekan algısıyla seyirciye daha ilkin görmediği bir anlatı sunuyor. Hollywood’daki basmakalıp hanım tiplemelerini alt üst eden Lelia başta olmak suretiyle o güne kadar perdenin haricinde bırakılmış karakterleri/hayatları odağına alıyor. Müzik kullanımıyla da yenilikçi bir yaklaşım getiren bu eşi olmayan başyapıtın müzikleri ise cazın efsaneleşmiş adı Charles Mingus’a ilişik.

12 Ağustos – Cumartesi

Metropolis (Fritz Lang, 1927) 153’ – Canlı Müzik: Barkın Engin – Burak Tamer – Selçuk Artut – Gökçe Akçelik

Bir tek bilimkurgu türünün değil beyaz perde tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen Metropolis, üretim koşullarının ve toplumsal hiyerarşinin korkulu şekilde kurulduğu bir geleceği konu alıyor. Üst tarafta, gökdelenlerde refah içinde yaşayan egemen derslik, yerin altında ise köleleşen, makineleşmiş bir halde çalışan işçiler. Öyleki ki işçiler daha çok çalışsın diye dönemin bile devamlı değiştirilmiş olduğu bir sistem. Fritz Lang’ın dekorundan ışığına, en ince teknik detayına kadar dönemin ötesinde bir iş çıkardığı filmi söylemi sebebiyle zamanında büyük münakaşa yaratmıştı. Metropolis çığır açan fütüristik tasarımları, görselliği ve çarpıcı hikâyesiyle halen günümüz sinemasını etkileyen, etkisinden hiçbir şey yitirmeyen bir kilometre taşı.

13 Ağustos Pazar

Dünyanın Tüm Belleği / Toute la Memoire du Monde (Alain Resnais, 1957) 21’

Alain Resnais’nin Hiroşima Sevgilim ve Geçen Yıl Marienbad’da (benzer biçimde başyapıtlarından  ilkin çekmiş olduğu belgesellerinden Dünyanın Tüm Belleği seyirciyi Fransız Ulusal Kütüphanesi’nde yolculuğa çıkarıyor. Kamera arşiv odalarını, yerlerde üst üste duran gazete ve dergileri, büyük kitaplıkları dolaşırken Resnais hem bilginin dolaşımını takip ediyor hem de geçmişi ve hafızayı sorguluyor. Bilginin depolandığı mekan olarak kütüphanenin işleyişinin yanı sıra kültürel arşivle ziyaretçi/okuyucu içinde kurulan ilişkiyi de kayda alan belgesel “beyaz perdenin belleği” Alain Resnais’nin filmografisinin mühim parçalarından bir tanesi.

Liman İşçisinin Rüyası / The Dockworker’s Dream (Bill Morrison, 2016) 19’

Liman işçileri, tekne sefası, köprüler, tekstil fabrikası, denize giren çocuklar kameraya gülümseyen kalabalıklar, kilisede bir düğün, otomobilleriyle zebranın peşinden giden turistler… Çağımızın en örneksiz yönetmenlerinden Bill Morrison birbirinden değişik arşiv görüntülerini kusursuz bir uyumla bir araya getiriyor. Morrison’un kurgusu geçmişe ilişik bu görüntüleri salt arşiv görüntüleri olmaktan çıkarıyor; müzikle beraber bir yolculuğa dönüşen belgesel hiçbir güncel materyale yer vermeden günümüze ve modernizme bağlanıyor. Rüya benzer biçimde anlatıya haiz bu seyahatnamedeki müzik ve kurgu arasındaki ortaklık ise hayranlık uyandırıcı.

İşçi Sınıfı Cennete Gider / La classe operaia va in paradiso (Elio Petri, 1971) 125’

“Fabrikalar birer hapishanedir ve her hapishanenin bir firar yolu vardır”

Patronların gözde adamı, fabrikanın en çalışkan işçisi Lulu Massa’nın parmağını kaybetmesinin peşinden yaşamış olduğu değişimi ve bilinçlenmesini ironik ve sert bir üslupla ele alan İşçi Sınıfı Cennete Gider işçilerin mücadelesini modernleşmeyle beraber değişen üretim süreci üstünden konu alıyor. Massa’nın yaşamını ve işini sorgulaması ise yaşamış olduğu delirme korkusu ve akıl hastanesine yatırılan eski dostu Militina’yla yapmış olduğu konuşmayla gerçekleşiyor. Tek kurtuluşu sistemin yok edilmesinde gören Militina’nın sorgulayıcı sözleri filmin finaliyle beraber daha da çarpıcı hale geliyor. İşçi Sınıfı Cennete Gider, Elio Petri’nin yarattığı kaotik atmosfer, ses ve müzik kullanımı ve Gian Maria Volontè’nin hafızalara kazınan oyunculuğuyla beraber benzersiz bir başyapıt.

OKUDUYSANIZ yada IZLEDIYSENIZ PAYLAŞIN LÜTFEN HERKEZ OKUSUN HERKEZ IZLESIN. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir