Ana Sayfa / Albümler / Beş Adımda Melodrama: Lorde’un Yeni Mucizesi

Beş Adımda Melodrama: Lorde’un Yeni Mucizesi

Ana akım müzik dünyası birbirinin karbon kopyası singlelarla dolup taşarken, hele ki yaz mevsimi benzer biçimde formül şarkıların egemenliğini yıkmanın imkansızlaştığı zamanlarda konsept bir albüm çıkarmak her insanın harcı değil. Hele ki bu albüm hem kritikleri hem listeleri domine etmeyi başarıyor ise ortada hakkaten bir başyapıt duruyor anlamına gelir. Bahsettiğimiz şaheserin sahibi Lorde’dan başkası değil normal olarak.

Huzurlarınızda Lorde ve yazın en oldukça konuşulan albümlerinden Melodrama’nın puslu mavi yaşamına beş adımda süratli bir bakış:

1 – Buraya iyi mi geldik?

Takvimler 2013 yılını gösterirken müzik piyasası Yeni Zelanda’lı bir genç kızın listeleri alt üst eden hiti Royals ile sarsılmıştı. Ana akım piyasanın ezberlediğimiz formüllerle ısıtıp ısıtıp önümüze sunmuş olduğu “şarkı replika”ları içinde ışıl ışıl parlayan şarkının sahibi Ella bizlere kendini Lorde olarak tanıtmıştı. Şarkılarıyla pop kültürü ve şöhretin yaldızlı paketinin altındaki kofluğu gösteren Lorde kelimelerle ustaca oynuyor ve ortaya bir tek kulağınızda değil ruhunuzda tınlayan melodiler çıkarıyordu. Hepimiz Lorde’un ana akımda yarattığı bu ayrıksı alana hayranlıkla bakarken üstat David Bowie‘nin onu “geleceğin sesi” olarak tanımlaması rüştünü epey sağlam bir halde ispatlamasını sağlamıştı. Sadece kafalarda gene de bir sual işareti vardı: Lorde bir kere daha böylesi bir başarıyı elde edebilecek miydi? Bunun yanıtını almak için epeyce beklememiz gerekti ve dört yıl sonrasında Lorde kapımıza Melodrama ile dayandı. Geleceğin sesinin dönüşü hakkaten de görkemli oldu.

2 – Yeşil Işık!

Lorde’un ikinci stüdyo albümü Melodrama’dan ilk duyduğumuz şarkı Green Light‘tı. Beklediğimizden daha değişik bir şarkıydı ve dinler dinlemez insanı eline geçiren bir elektriğe sahipti. Green Light‘ta Lorde kendi deyimiyle “gösterişli-ahmak tanrı” sanrısına kapıldığı gençliğinden yetişkinliğin hayal kırıklıklarıyla dolu gerçekliğine ilk büyük hayal kırıklığı ile geçiş yapıyordu. Ayrılık acısını floresan ışıkların yarattığı bir dünyada atlatmayan çalışan Lorde bizlere albümün çetin ceviz olacağının teminatını veriyordu. İlk dinleyişte yakalayan ritmiyle Green Light hem pozitif eleştirileri tek tek topladı hem de listelerde büyük bir başarı elde etti.

3 – Melodrama’ya Adım Adım

Melodrama’dan ikinci duyduğumuz şarkıyla Lorde kafamızı iyiden iyiye karıştırmıştı. Kendisinden alışık olmadığımız dinginlikte piyano temelli bir ballad’la gelmişti bu sefer: Liability. Şarkı sözlerinin bu yepyeni alanda bizi şaşırtmasına yanıt olarak “bir parça drama queen” bulunduğunu ifade eden Lorde’un Liability‘si samimi atmosferiyle kanımıza çoktan karışmıştı bile. Derken Perfect Places‘la “kemiklerine kadar” parti meydana getiren bir son -gençlik hallerini “Lordesque” biçiminde paramparça ediverdi. Duyacağımız tüm albümün bir ana fikriydi bu: Amerikan rüyası bir gençlik fikri, saçmalıktan başka bir şey değildi. Lorde’un dünyasında fos bir ışıltıya aslına bakarsan hiçbir vakit yer olmamıştı. Sonuçta bahsettiğimiz şahıs bir zamanlar tüm dünya gençliğini “asla kraliyetten olamayacağı” gerçeğiyle yüzleştiren kızdı.

4 – Size Bunun Melodrama Bulunduğunu Söylemiştik

Sonunda Melodrama yayınlanmıştı ve karşımızda hakkaten de özenle hazırlanmış bir konsept duruyordu. Daha ilkin gösterilen ve tek başlarına da rüştlerini kanıtlama etmiş şarkılar bile ansızın bir yapbozun parçasına dönüşüyordu. Hiçbir şarkı birbirinin arkasında kalmıyor, adeta birbirinin ışığında yükseliyorlardı. Sober‘la gençliğin yanıltıcı kıvılcımlarında “haftasonunun kral ve kraliçeleri”ni geçit töreninde izledikten sonrasında Sober II (Melodrama) ile “süratli geçen gecenin sabahında şampanya bardaklarını cilalarken” Lorde kulaklarımıza malumun ilanını sunuyordu: Size bunun bir melodrama bulunduğunu en baştan söylemiştik.

5 – Öteki İnciler

Albümün bir öteki yükselen parçası Homemade Dynamite Melodrama’nın genel “house-party” konseptini yüzeysel olarak sunuyor benzer biçimde görünse de Lorde aslen “kendi kuralları ve rüyaları”nı nakaratta beynimizin kıvrımlarında dolaştırıyordu: Müzik endüstrisinde yarattığım ayrıksı alanın tam ortasındasınız.

The Louvre‘da öforik bir ilişki periyodunun sanat olarak dışavurumunun tınısını hissederken, Hard Feeling/Loveless ile 6 dakikalık bir senfoni bizi “sevgisiz bir jenerasyon” ile tanışmamızı sağlıyordu. Writer In The Dark “yavaş salınımlı psödoefedrin tablet misali” kanımıza karışırken Supercut ile Lorde’un saykodelik dünyasında süratli bir tura çıkıyorduk.

Beklediğimize fazlasıyla değmişti. Single bazlı üretimin pençesinde can çekişen ana akımın kokuşmuş düzenine çomak sokmaya geldiğini bir kez daha ispatlamayı başarmıştı Lorde.

Sorun kraliyetten olmak değildi şundan dolayı. Sorun gerçek olmaktı.

OKUDUYSANIZ yada IZLEDIYSENIZ PAYLAŞIN LÜTFEN HERKES OKUSUN ve IZLESIN.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir