Ana Sayfa / Biyografi / Beren Saat’in Kısa Biyografisi ve Çok İlginç Yaşam Öyküsü

Beren Saat’in Kısa Biyografisi ve Çok İlginç Yaşam Öyküsü

berensaat2xq6

Beren saat 26 şubat 1984 Ankara’da hayata merhaba dedi.

Liseden mezun olduktan sonrasında İngilizce ve İspanyolca dillerine ağırlık verdi.

Halen Başkent Üniversitesi’nde tahsil görmektedir.
Dans etmek, fotoğraf yapmak, tenis oynamak ve beyazperdeye gitmek hobileri arasındadır.

Beren Saat, 26 Şubat 1984 tarihinde, Ankara’da dünyaya geldi.

İlk ve orta dereceli öğrenimini Ted Ankara Koleji’nde tamamlayan genç oyuncu, üniversite eğitimi için Başkent Üniversitesi İşletme Kısmı’nü tercih etti.

Üniversitede okumuş olduğu sırada başvurduğu Türkiye’nin Yıldızları adlı T.V. programından pozitif yönde yanıt aldı.

Programa katılan saat, yarışmayı ikinci olarak tamamladı.

Yarışmayı düzenleyen ekip içinde bulunan yönetmenTomris Giritlioğlu’nun kardeşi, Saat’in kabiliyetlerinden abisine bahsetti ve böylece Beren Saat için şöhretin kapıları aralanmış oldu.

2004 senesinde Aşkımızda Ölüm Var ve 2005 senesinde Aşka Sürgün adlı dizilerde rol aldı; fakat onu gerçek anlamda meşhur meydana getiren yapım Hatırla Sevgili oldu.

Bu dizide canlandırdığı Yasemin görevi ile, 20062008 yılları aralığında Türkiye’yi ekran başına kitlemeyi başardı.

2008 senesinde Sonbahar Sancısı adlı ilk beyaz perde yapımında başrol oynadı.

Bu film ile,Aşka Sürgün adlı diziden sonrasında ikinci kez usta yönetmen Tomris Giritlioğlu ile birlikte emek harcama fırsatı buldu.

Aynı yıl başlamış olan ve halen devam eden Aşk-ı Memnu adlı dizide canlandırdığı Bihter adlı karakter fazlaca sevildi.

Kıvanç Tatlıtuğ ile birlikte başrollerini paylaşmış olduğu Aşk-ı Memnu, kısa sürede Türk Televizyonları’nın en sevilen yapımlarından birisi oldu.

Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adı taşıyan kitabından uyarlanan yapımdaki rol arkadaşı Kıvanç Tatlıtuğ ile birlikte oynadıkları sevişme sahneleri haber bültenlerine kadar kendisine yer buldu.

İngilizce ve İspanyolca bilen Saat, iş haricinde kalan zamanlarını dans ederek, tenis oynayarak ve de beyazperdeye giderek değerlendirmeyi tercih ediyor.

Genç yıldızın ikinci beyaz perde filmi Gecenin Kanatları’nın çekimleri tamamlandı; filmin 2009 Aralık sonunda beyazperdeye girmesi planlanıyor.

Buraya yazıyorum, bu kızın adını daha çooook duyacağız.

Onu tanıyınca, güzelliğin ikinci planda kaldığını anlıyorsunuz, bu kızda başka bir şey var, evet fazlaca akıllı, evet fazlaca parlak, fakat bir tek bunlar değil.

Bir sürü insan parlak. Onda garip bir özgürlük duygusu, bağımsızlık, değişkenlik, dürüstlük, gözüpeklik ve gözükaralık var.

İnsanları iplemeyen bir hal. Sevdiklerini yitirmiş olanlar, büyük acılar yaşamış olanlar, dünyadaki tek gerçeğin ölüm bulunduğunu biliyor ve bizim benzer biçimde her şeye üzülmüyor.

Beren Saat’in farkı kim bilir budur…

Kendinizi ilk hatırladığınızda neredesiniz?
– Ankara’da evde. Aynaya bakıyorum.

Elimde deodoran şişesi var, şarkı söylüyorum, dans ediyorum, sahnede olmak isterim.

Bu şekilde şeyler hayal ediyorum. Fakat o şekilde yırtık bir tip değilim.

Dışavurumcu ve haylaz da değilim. Daha fazlaca kendi kendini oyalayan, kendi dünyasında yaşayan bir kız evladı…

Anne-baba?

– İkisi de spor akademisinden mezun. Sporcu çocuğuyum ben.

Bu tabi hayatıma disiplini getirdi. Ve fit olmayı. İkisi de fitti.

Benim hayatımın bir tarafında da spor hep oldu ve dans. Baleyle başladım, sonrasında salsa, tango…

Sahne?

– Yuvadan beri vardı. Fakat TED Ankara Koleji’nde okurken Opera’dan sahne filan kiralanırdı. Bayağı prodüksiyonlu müzikaller.

Bigün sınıfa geldiler, dans seçmesi yaptılar.

Kendimi sahnede bulmam dansla oldu, bir sonraki yıl, baktım bizim için yazılmış bir metin de vardı.

Ben de başrollerden birini oynuyordum ve mutluluktan ölüyordum.

Oyuncu olacağınız belliydi kısaca…

– E yok, o kadar da o şekilde ilerlemedi hayatım.

İyi bir öğrenciydim, hep takdir, teşekkür…

Babam işletme okumamın benim için daha iyi olacağını düşündü.

Baskı yapmadı fakat kendimi işletme fakültesinde buldum…

Eyvah!

– Hem de ne eyvah. Hayatımın yanlış yöne aktığını fark ediyordum.

Olmamam ihtiyaç duyulan bir bölümde, beni asla ilgilendirmeyen şeyler öğreniyordum.

Kendimi iyi mi sıkışmış hissettiğimi anlatamam.

Ne yaptınız?

– Bunu dillendirmeye başladım…

Kime anlatıyorsunuz? 

– Efe’ye.

Efe kim?

– Hayatımın aşkı. O da TED’dendi. 3 senedir birlikteydik.

Hem arkadaştık hem aşık. Bir dakikamız ayrı geçmiyordu.

Benden bir yaş küçüktü fakat fazlaca olgundu. Bigün, “Hadi kalk” dedi, o vakit da Türkiye’de şaşırtıcı ve hayret verici bir yarışma kirliliği var, şarkı yarışmalarının da oyunculuk versiyonu yapılıyor, “Gideceğiz bakacağız, ne kaybedersin ki, verirlerse bir biçim doldururuz” dedi.

Siz ne dediniz?

– Bir şey demeye fırsatım olmadı ki, aldı götürdü.

Paldır küldür o elemelerde buldum kendimi.

Geçtim elemeyi. İstanbul’dakine çağırdılar.

Oraya da gittik. Her şey rüya gibiydi, 20. yaş günümü o yarışmada kutladım.

4 ay çeşitli oyuncu adaylarıyla bir kamptaydım, bir sürü şey öğreniyordum.

Efe sonsuz destekledi.

Neydi sizi bu kadar birbirinize bağlayan?

– Muhtemelen hayatımda tekrar yaşayamayacağım kadar gerçek aşk…

BENİ AKŞAM EVE BIRAKTI SONRA MORGDA GÖRDÜM

Efe’nin öteki erkeklerden farkı neydi?

– Bir adamın, üstelik 19 yaşındaki bir adamın, seni teşvik etmesi, sana bir başka dünyanın, kim bilir kendisinden uzaklaştıracak bir dünyanın kapılarını açması, fazlaca sık rastlanan bir şey olmasa gerek.

Benim hayatım bambaşka tarafa akıyordu, Efe resmen o akışı değiştirdi.

Anneniz babanız tanıyor muydu Efe’yi.

– Doğal, doğal. Biz fazlaca iyi bir ikiliydik. Süper ikili.

Sonrasında peki?

– Yarışma bitti, ben ikinci oldum. Ankara’ya döndüm.

Sonrasında bir akşam beraberdik, beni eve bıraktı, ben yatmaya gittim ve ve ve….

Birkaç saat sonrasında da onu morgda gördüm.

Aman Tanrı’ım!

– Evet… Arabayı bir arkadaşı kullanıyormuş… Delikanlılık, gençlik, hız… Trafik kazası geçirmişler…

Size iyi mi haber verdiler?

– Kardeşi aradı. Gazi Hastanesi’ne iyi mi gittiğimi hatırlamıyorum.

Kopuk oralar. Yol boyu yakarış ettim. Fakat Efe gitmişti, hissettim.

Onu hastaneye yetiştirmeye çalışan ambulansta ölmüş.

Onu son kez görmek ve dokunmak istedim…

Asla tereddüt etmediniz mi?

– Deli misin? Aşk bu. Ne halde olursa olsun, o kabulümdü. Onu son bir kere görmek ve ona dokunmak istedim.

SON KEZ NEDEN ÖPMEDİM DİYE PİŞMAN OLABİLİRDİM

“Evladım, yapma etme!” diyen…

– Annem yanımdaydı fakat engel olmadı.

Şahıs ölümü iyi mi yaşamak istiyorsa o şekilde yaşamalı.

İleride onu niçin son kez öpmedim diye pişmanlık duyabilirdim.

Uyuyor benzer biçimde miydi?

– Hayır fakat her hali güzeldi.

Bu vakadan sonrasında yaşamı algılamanız değişti mi?

– Orada, o morgda, sevdiğim adama bakarken “Birinci hayatım bitti, şimdi ikinci hayatımdayım” dedim. Hakkaten de doğru, artık başka biriyim.

Ben insanların kafayı taktığı şeylere, “Amaaaan, Tanrı başka dert vermesin!” diyebiliyorum, aldırmıyorum.

Bu sebeple ölüm benzer biçimde bir gerçek var bu hayatta.

Peki akabinde neler yaşadınız? 

– Tamamen saçmaladım.

Iyi mi kısaca?

– O denli büyük bir acıydı ki, üstüne geçmeye çalıştım, kendime bir sevgilim yaptım. Zannettim ki bu acıyı aşarım.

Doğal Efe’nin arkadaşları “Iyi mi olur da biriyle beraber olabilirsin?

Efe’ye bunu iyi mi yapabilirsin?” dediler, benden nefret ettiler.

Düzgüsel karşılıyorum, Efe’yi delicesine özlerken, benden nefret etmek acılarını birazcık olsun hafifletti…

Ne kadar sonrasında hayatınıza biri girdi?

– 4 ay sonrasında.

E birazcık acele olmuş.

– Evet. Fakat ben “Bundan da çıkabilirim, yapabilirim, hayata devam edebilirim” çabasıyla yaşamış biriyim.

Hep bu şekilde şeyler kanıtlamaya çalıştım kendime.

Bu da onlardan biriydi. Olmadı doğal.

Bu şekilde bir travmanın üstüne olması da imkansızdı.

Gene de denedim. Acımı emek vererek unutmaya çalışmamla, ünlenmeye başlamam eşzamanlı oldu.

Araya dört dizi ve bir uzun metraj film sığdı.

Beş yıl geçti ve işte buradayım.

Peki Efe’nin anası?

– O anlatılmaz bir şey. “Aşkımı kaybettim!” diye acımdan geberiyorum, annesine baktıkça kendi kendime “Sen ne diyorsun ya! Sen mi acı çekiyorsun?” diyorum.

Bu vaka erkeklerle ilişkinizi etkiledi mi?

– Etkilemez mi? Çok uzun bir süre sıhhatli bir ilişki kuramadım.

Sonrasında da…

Ben asla kavga etmem sözgelişi.

Öyleki bir şey gelişti bende.

Çekip gitmem.

Pişman olacağım şeyler söylemem.

Bu sebeple biliyorum ki yarın sabah olmayabilir.

Siz erkeklerle arası iyi olan bir bayan mısınız? Bazıları taktiklerin hanımıdır sözgelişi…

– Yok, kadın-erkek ilişkilerinde satranç oynandığında, ben orada samimi bir şey olduğuna inanmam.

Bakalım yaşam ne getirecek diye yaşıyorum. “Yaşam beni hayal edemeyeceğim kadar şaşırtsın!” diyorum.

Açıkçası hiçbir şeyi de fazlaca fazla sorgulamıyorum.

“Çok güzel bayanlar kendileriyle o denli meşguldür ki, ne karşısındaki adamı yeteri kadar sevebilirler, ne sevişirken kendilerini verebilirler…” Katılır mısınız?

– Kameranın çekmiş olduğu anlarda güzel görünüyorum, şu sebeple makyajlıyım.

Onun haricinde ben oldukça düzgüsel bir kadınım.

Dürüstçe itiraf edebilirim ki, pek fazlaca ilişkide ben daha fazlaca seven taraf olmuşumdur.

Bana yüz vermeyen bir sürü adam da oldu.

Pek fazlaca insan Kıvanç Tatlıtuğ ile ilişkiniz bulunduğunu düşünüyor…

– Bugüne dek hiçbir rol arkadaşımla ilişkim olmadı fakat basın hep “Var” diye yazdı. Düzgüsel karşılıyorum.

Bergüzar Korel ve Halit Ergenç sevgili olunca, “Demek ki basının da bir bilmiş olduğu varmış!” oluyor insan!

– Ben insan partneriyle sevgili olması imkansız demiyorum ki. Günün 20 saati onunla birliktesin. Haftanın 5-6 günü de settesin. Olabilir.

Fakat benim olmadı. Ne Mahzun’la (Kırmızıgül), ne Okan’la (Yalabık), ne de Kıvanç’la (Tatlıtuğ). Fakat insanoğlu fotoğraf olarak yakıştırıyorlar.

Bir de Kıvanç’a bakıyorlar, “Aman Tanrı’ım bu adama iyi mi karşı koyulabilir ki?” diyorlar. Olabilirdi fakat olmadı…

3 ay sonrasında sizi el ele görsek Bebek Kahve’de… Utanmaz mısınız?

– Yoo. Utanılacak bir şey değil ki. Yaşamın ne getireceğini bilmiyorsun. Fakat bizim aramızda o şekilde bir şey yok. Hem Kıvanç’ın sevgilisi var.

Fakat siz sevgilinizden ayrıldınız.
– Evet. Birkaç hafta oldu.

Tam da o meşhur sevişme sahnelerinin üstüne… İnsanın sevgilisi oyuncu bile olsa, bozulmuyor mu?

– Aynı işi meydana getiren biri, herhangi bir adam kadar bozulmuyor.

O da çeşitli sahnelerde öpüştüğü fakat öpüştüğü oyuncuyla sevgili olmadığı için, o sahnede ne hissettiğinizi anlayabiliyor.

Öpüşme sahneleri, sevişme sahneleri gerçek değil ki, bir illüzyon.

Biliyorum dışarıdan anlaması zor fakat iki tarafın da son aşama gerilmiş olduğu görüntüler. Yönetmen, “Şurada şu şekilde yapın, buraya gelin, oturun ve öpüşün” diye komutlar veriyor…

“Şimdi alt dudağı öp!” diye bağıran oluyor mu?

– O denli değil. Fakat 50 tane insanoğlunun gözünün önünde yaşanmış olan bir an. Yalnız seyirciye gerçek, yaşayanlara değil.

Sizin setten birine “Kıvanç’la Beren’in ilişkisi varmış” desek “Hadi len!” der mi?

– Doğal ki der, tüm set söyler! İki insan arasındaki enerjinin değiştiğini hepimiz hisseder, o saklanabilecek bir şey değildir.

Bizde o şekilde bir enerji yok. Fakat doğal bizim ne hissettiğimizden fazlaca, seyirciye ne hissettirdiğimiz mühim.

Ekranda seyredip, “Aralarında müthiş bir elektrik var!” benzer biçimde sözler duyduğumda o kadar da üzülmüyorum, “İşimizi iyi yapıyoruz ki insanlara o şekilde bir duygu geçiyor” diyorum.

Sevgiliniz hakkaten asla mi bozulmadı?

– Zannetmiyorum. Esasen ayrılmıştık. Tamamen başka sebepler yüzünden. Bihter’i oynayacağımı biliyordu.

Iyi mi bir bayan bulunduğunu da biliyordu. Parterimin Kıvanç olacağını da biliyordu.

Niye bozulsun ki?

Karizması çizilmiş benzer biçimde hissetmedi yeni…

– Asla zannetmiyorum.

Çok tutkulu bir öpüşme ya da sevişme sahnesini çektiğiniz vakit, birazcık da kendinizi fena hissederek, kırık dönüyorsunuz eve.

İyi bir sevgili, “Eyvah benim karizmam çizildi”den ziyade, “Partneri iyi mi davrandı?

Bugün sette öpüşürken kendini fena mü hissetti?

Soyunurken ne oldu?” benzer biçimde şeyler düşünür.

Hele bir oyuncuysa, empati yapar.

Bu sebeple hakkaten kolay değil. Ikimiz de robot değiliz, bir şey hissetmiyoruz fakat 50 tane sana bakan gözün önünde öpüş, seviş…

Sahne iyi mi yönlendiriliyor? 

– Baştan oyun düzeni belli oluyor.

Yönetmen kameranın nerede olacağını ve iyi mi bir şey çekmek istediğini konu alıyor.

Sonrasında bizi kendi halimize bırakıyor. O anda fazlaca müdahale olmuyor.

Bu tür sahnelerde dışarıdan gelecek her komut, o ana seni daha fazlaca yabancılaştıran bir şey…

Kıvanç güzel bir adam. Daha çirkin bir adam tarafınca öpülmekle, güzel bir adam tarafınca öpülmenin oyunculuk açından bir farkı var mı, yok mu?

– Yok doğal. Sen seçmiyorsun ki. O o şekilde bir şey değil…

İnsan dişini fırçalıyor mu?

– Normal olarak. O saygı fazlaca mühim. Yediğin şeye de dikkat ediyorsun, o gün bir sevişme sahnesi çekeceğini, öpüşeceğini aklında tutuyorsun.

Sigara içen insan, içmeyene itina gösteriyor.

Bu tür şeylere itina göstermeyen oyuncular bulunduğunu duyuyorum.

Tamamen alakasız olduğun biriyle öpüşmek aslına bakarsanız zor, daha da zorlaştırmanın manası yok.

Kimi zaman insan aç olabilir, ağzı kokabilir ya da dişinde mesele olabilir…

– İşte o durumlar işi iyice sevimsizleştiriyor.

Tanrı’tan benim partnerlerim bu mevzuda hep özenli oldular.

Ben de elimden geldiğince itina gösteriyorum.

Peki sonrasında yaşam düzgüsel devam edebiliyor mu? Ne de olsa bunlar Türk erkeği. “Bu bayanı da öptüm!” filan diyorlar mıdır içlerinden?

– Valla, onlara soracaksınız.

Peki tahrik oluyorlar mıdır?

– Bilmiyorum. Kimi zaman öpüşme sahnelerinde dudaklar çekiliyor.

İzleyici bizi yakın görüyor, zannediyor ki bedenen de yakınız, oysa o esnada o iki gövde birbirinden uzak.

Kimi zaman başka numaralar da çekiliyor…

Ne benzer biçimde?

– Vücutlarımızın arasına yastık konuyor.

Kısaca saygı bir tek diş fırçalamakla olmuyor, bu tür şeyler de yapılıyor.

Esasen diğeri türlüsü rahatsızlık olur.

MELTEM CUMBUL BANA SİNİR OLMUYOR

Kısaca Meltem Cumbul size sinir olmuyor..

– Doğal ki olmuyor. Sizin gazeteci arkadaşlarınız bu tarz şeyleri uyduruyor, millet de doğru zannediyor.

Fakat sizin arkadaşlarınız da “Arkadaşız” diyorlar, sonrasında sevgili çıkıyorlar…

– İyi de bir ihtimal o vakit hakkaten dostlar. İki insanoğlunun sevgili olabilmesi için ilkin dost olmaları gerekmiyor mu?

O vakit siz de Kıvanç’la şu anda arkadaşsınız fakat ileride sevgili olabilirsiniz!

– Bunun bir haber kıymeti yok, sizinkiler “Yakaladık… Birlikteler”i seviyor. Öyleki bir şey yok.

ŞANSLIYDIM, HEP KADIN YÖNETMENLERLE ÇALIŞTIM

Siz de bu son sevişme sahnelerinizi başarıya ulaşmış buldunuz mu?

– Buldum. İzlediğim vakit güzel duyu bulunduğunu düşündüm.

Hiçbir şey görünmüyor fakat her şeyi konu alıyor.

Hakkaten Türk dizi tarihinde bir devrim mi bu?

– Evet. Türk dizilerinde hanımla adam fazlaca aşıktır, fazlaca tutkuludur. Fakat hanım bakiredir ve ilk kez filmin esas adamıyla sevişir.

O da şu şekilde: Küçük bir öpüşme ve yatağa yuvarlanırlar, evlatları olur.

O açıdan bakınca bizimki yürekli bir sahne.

Bir de doğal “Oyuncuyum fakat kocamı rencide edemem, sevişme sahnesi haricinde her sahneyi oynarım” diyenler var.

– Onları anlayışla karşılıyorum fakat onlar benzer biçimde düşünmüyorum.

Beni tek ilgilendiren şu: İnternet denilen bir şey var, bir data deposu, işte orada, ileride çocuğum olursa, onun izlerken utanacağı bir görüntü bırakmak istemem.

Tek kriterim bu. Kocamı değil çocuğumu utandırmamak.

Bayağı ve avam bir şeyin içinde yer almak beni üzer.

Bu da birazcık yönetmenle ilgili bir şey sanki…

– Evet, yönetmene inanıp inanmamak, ona teslim olup olmamak…

Ben fazlaca şanlıydım hep hanım yönetmenlerle çalıştım.

Onlar seni asla et benzer biçimde göstermiyor, bir resmin içinde güzel duyu bir unsur olarak gösteriyor.

Aşkı Memnu’nun yönetmeni Hilal Saral, Sonbahar Sancısı’nınki Tomris Giritlioğlu’ydu, Hatırla Sevgili’ninki ise Ümmü Burhan. Sonradan değişti fakat ben öpüşme sahnelerini hep Ümmü’yle çektim.

Öyleki bir adama aşık olmuş olursunuz ki, şahanedir fakat bu şekilde bir takıntısı vardır, der ki “Her mevzuda anlayış gösteririm fakat bu mevzuda gösteremeyeceğim, kimselerle yatağa filan girmeni istemiyorum…” Bu şekilde bir insanla birlikte olabilir misiniz?

– Hayır. Derim ki “Kardeşim sen beni bu halimle sevdin, aldın, kabul ettin. Bundan sonrasında da beni değiştirmeye emek harcama, ikimiz de mutsuz oluruz.” Kabul ederse ne ala, etmezse Allah’a emanet ol…

LOLİTALIĞIM MI KALDI KART LOLİTA OLDUM

Iyi mi oyuncular sizi etkiliyor?

– Daniel Day Lewis, Sean Penn benzer biçimde kendini değiştirebilenler. Onlara tapıyorum.

Sıkı sık sizi Bergüzar Korel’le kıyaslıyorlar. Onu kuvvetli bir kişilik olarak değerlendiriyorlar, bir karakter oyuncusu olabilir diyorlar, size lolita…

– Benim artık lolitalığım mı kaldı, kart lolita oldum! 25 yaşındayım. Fakat Lolita şahane bir kitap ve şahane iki film, beni asla rahatsız etmez o şekilde denmesi…

Rol modelim diye tanımladığınız birileri?

– Bir iki tane o şekilde hanım var hayatımda. Biri Serap Aksoy. Onun kendi ruhani gelişimine beni de ortak edip geliştirmesini fazlaca seviyorum. Diğeri Nil Gürey, Efe’nin anası. Onun da gücüne, sabrına ve hayata tutunmasına hayranlık duyuyorum.

Siz kendinize 4 ay sonrasında sevgili hayata geçirmeye çalışıp, beceremeyince o ne yapmış oldu?

– Hiçbir şey. O beni asla yargılamadı.

Şimdi iyi mi ilişkiniz?

– Yaşamımıza, sanki her şey normalmiş benzer biçimde devam edebildiğimiz aniden, birbirimizin sesini duyunca, ikimizi de derin bir hüzün kaplıyor.

Gerçi eskiden daha fazlaydı, karşılıklı ağlamamak için kendimizi zor tutuyorduk.

Hálá birbirimizin sesini duyduğumuzda, söylemediğimiz fakat seslerimizin tınısında derinlerde gizli saklı olanları biliyoruz, hissediyoruz.

Bazı insanoğlu mezarlığa gitmeyi sevmez, bazıları da sık sık ziyaret etmeden durması imkansız…

– Ben gitmiyorum. Yalnız Efe’ninkine değil, kaybettiğim öteki insanların mezarlarına da gitmiyorum. Onların olduklarına inanmıyorum.

Doğal ki mezarlara iyi bakılsın, mezarlar temiz olsun, fakat maddesel olarak orada değiller, ruhen aslına bakarsanız hiçbir vakit orada değillerdi.

Mermerlere tapınmak bana nazaran değil. Yakılsak ve her şey bitse. Kendim için o şekilde isterim…

Hususi günlerde, ödül gecesi, doğum günü, ölüm günü… Öyleki günlerde Efe’yi hissediyor musunuz?

– Evet hissediyorum. Rüyalarıma da geliyor. Tüm bu serüveni aslına bakarsak o başlattı, bana bir hayalimi teslim etti. Oynadığım her gün ona adanmış…

ALDATMA HİKAYELERİNE BAKIŞIM

Senaristlerimiz aldatma mevzusuyla ilgili Behlül’e şu şekilde bir diyalog yazmışlardı, benim düşündüğüm şeyi de özetliyor: “Hayatta, başkalarına fazla güvenmeyeceksin.

Kendine de…” İnsanın hayatında biri varken, bir başkasına aşık olabilir.

Fakat onu enayi yerine koymamalı. Ruhen orada değilsen, onu kandırma ve söyle. “Ben gidiyorum” de ve git, diğeriyle ne istiyorsan yaşa…

Röportaj:Ayşe Arman

“Ondan Bihter olmaz’ diyorlardı, bugün Bihter Beren’i de yuttu”

Beren Saat: “Sen bunu yapamazsın diyenlere karşın bir bayan yaratıyorsun ve o hanım insanları peşinden sürüklüyor.

Bihter’de bu şekilde oldu.

Filmdeki Gece karakterine de kendimden yola çıkarak ulaştım.”
Mekan Akaretler’deki Pastarito.

Karşımda Beren Saat oturuyor. Porselen tende, güzel gözlü, birazcık sıkıntılı da olsa yüzünden gülümsemeyi tamamlanmamış etmeyen bir bayan…

Ben soruyorum, o cevaplıyor fakat her yanıt zorla çıkıyor sanki ağzından. Aşırı medyatik olmanın, her gün kendini Bihter olarak bir başka habere mevzu olmuş görmenin rahatsızlığı, Beren Saat’in söyleşide iki düşünüp bir konuşmasına, her bir kelimesini kılı kırk yararak seçmesine niçin oluyor.

Hemen hemen 25 yaşlarında, beş senedir da hayatımızda.

Bilhassa “Aşk-ı Memnu”dan sonrasında neredeyse her gün başka bir gazetenin manşetinde.

Çok meşhur, o kadar da güzel… Dağıtmak için iki ana niçin elinde kısaca.

Fakat onu asla dağıtmış görmedik.

Bunda “ruhunun yaşından büyük” olmasının da tesiri var, yeni yeni ünlendiği sıralarda sevgilisini trafik kazasında kaybetmenin attığı tokatın da…

Söyleşiden sonrasında fotoğraf çekimi için Al Jamal’e gittiğimizde de bu mesafeli ve davranışlarında ölçülü hali daha fazlaca ortaya çıktı.

Ne fazlaca neşeli görünmek istiyordu ne de fazlaca rahat…

Bu sebeple bu şekilde görünmesinin 11 Aralık’ta gösterime girecek ikinci filmi “Gecenin Kanatları”na zarar vermesinden korkuyordu.

Filmimizde -artık sağır sultanın bile duyduğu gibi- bir canlı bombayı canlandırıyor Saat.

Gerçi biz başrollerini Beren Saat, Murat Ünalmış, Erkan Petekkaya ve Yavuz Bingöl’ün oynadıkları, senaristliği Mahsun Kırmızıgül imzalı, Serdar Akar’ın yönettiği filme Beren Saat’in çıplak sırtıyla merhaba dedik.

Bir de “Bihter canlı bomba oldu” başlıklarıyla…
“Gecenin Kanatları”nda
12 Eylül döneminde annesiyle babasını öldüren bir polis memurunun (ki sonradan bakan oluyor bu adam) peşine düşüp kendi üstüne bağladığı bombalarla onu öldürmeyi planlayan Gece isminde bir bayanı oynuyor Saat.

Sadece sonrasında bir adama aşık oluyor ve yaşamak ağır basıyor, öldürmekten de vazgeçiyor.
Beren Saat ile “Aşk-ı Memnu” çekimlerinin dinlence olduğu çarşamba günü buluştuk.

Bu, haliyle her randevunun, her işin art arda sıralandığı, kelimenin tam anlamıyla “dokuz ayın bir araya gelmiş olduğu çarşamba”.

Bir randevudan gelip bir başka randevuya yetişti bizim buluşmadan sonrasında. Fakat sakin sakin, telaşsız…

Evet, galiba onu en iyi özetleyen kelime bu: telaşsız…

“Gecenin Kanatları” sevişme sahnesiyle gündeme geldi. Bu mevzuda yaptığınız işin sahiplerine kırgınlık duyuyor musunuz?
Bununla ilgili geçen yıl “Sonbahar Sancısı”nın galasında tepkimi dile getirdim, “Zavallı bir durum” dedim.

Kızdılar bana.

Aynı şeyleri yeniden etmeye gerek yok. Hanım olmanın hissiyatı fazlaca belli. Ne diyeyim ki başka?

Çalışırken hangi yöntem işler sizde? Sırtınızın sıvazlanmasını mı istersiniz, ikna edilmek mi, zorlanmak mı?
Dürüst olunmasını isterim.

Dürüstlükten kastınız ne?
Art niyetsiz bulunduğunu bilmek.

Hanımefendilerin görsel bir meta olarak pazarlanmasına dair bazı kaygılar hepimizde var.

Bu anlamda yönetmenin benden almak istediği şey hakkaten gerekliyse, kastettiğim bu şekilde bir dürüstlük.

O vakit yönetmen bana her şeyi yaptırabilir şu sebeple benim işim onu mutlu etmek.

“Rollerimi kabul ederken hep sezgilerimle karar verdim”

“Gecenin Kanatları”nda görevi çıkarırken Gece’ye iyi mi bir yaşam öyküsü biçtiniz?

Filmin başlangıcında çocukluğunu görüyoruz, sonunda da eylemi.

Bunu Serdar Akar’la uzun uzun konuştuk.

Net bir bilgimiz olmamakla beraber, onun bazı akrabaları tarafınca büyütüldüğünü varsaydık.

İntikam duygusunu bu kadar köpürtüp kendi hayatından vazgeçmesinde kim bilir kardeş ve anne-baba sevgisini fazlaca fazla yaşayamaması var.

Gece’nin pek fazla sevgi gören biri olmadığını varsaydık hep.

Canlı bomba eylemlerini araştırırken şu şekilde bir sonuca vardım.

Bu eylemi insanlara inanç üstünden yaptırıyorlar.

Fakat Gece’de bu şekilde bir durum yok, o bilgiye erişmiş biri.

Yapmış olduğu eylemin doğruluğuna inanıyor ve bunu hür iradesiyle seçiyor.

Birisinden intikam almak isteyen çeker vurur, bıçakla saldırır. Gece niçin canlı bomba?

Yöntem itibarıyla terörist duran kısım bu.

Gece bu eylemi bir taraftan da annesiyle babasının inanılmış olduğu, kim bilir bir zamanlar üyesi olduğu teşkilat uğruna ses getirmek amacıyla yapıyor.

Filmin içinde örgütte de bu fiil biçiminin devamlı tartışıldığını görüyoruz.

Bir yanda örgütün güç kaybettiğini ve ses getirecek bir fiil yapılması icap ettiğini söyleyenler var, öteki yanda da bunun aslına bakarsak terörist bir fiil biçimi bulunduğunu söyleyip karşı çıkanlar…

Filmin bütününde teşkilat ve fiil sahneleri azca kalıyor.

Biz aslına bakarsak daha kişisel bir süreci ve aşkın intikam duygusunu iyi mi erittiğini görüyoruz.

Bir rol önünüze vardığında iyi mi çalışırsınız, nereden başlarsınız?
Başlangıç noktam devamlı kendi duygularım.

Bugüne dek oynadığım tüm hanımefendileri sezgilerimle buldum.

Kabul edip etmeme sürecinde de kararlarımı hep sezgisel verdim.

Ve fakat “Sonbahar Sancısı”nda da, “Aşk-ı Memnu”da da elimde kılavuz bir roman vardı. Fakat “Gecenin Kanatları”nda bu şekilde bir data yoktu. Canlı bomba eylemleriyle ilgili araştırmalar yaptım.

Senaryoyu okudum ve Serdar Akar’la görüştükten sonrasında canlı bombayı oynamaya ikna oldum.

Araştırma hayata geçirmeye başladığımda karşıma patlamış canlı bombaların bağırsakları etrafa dağılmış fotoğrafları çıktı.

Eylemi yapamamış, vazgeçmiş ya da fark edilmiş bombaların hapishaneden yazdığı mektupları okudum.

“Danıştığım iki yönetmen ‘Araştırma yapma’ dedi”

Hiç kimseye danıştınız mı?
Fikirlerine fazlaca güvendiğim iki yönetmenle bunu konuşup bu araştırmalardan bahsederken, ikisi de ağız birliği etmişçesine “Bence yanlış yoldasın, kendinden yola çık” dediler.

O anda tüm araştırmaları bıraktım ve fazlaca doğru bir yol gösterdiklerini fark ettim.

Niçin doğru yol bu?
Ortada metodolojik olarak yetiştirilmiş bir terörist yok.

Anası ve babasını yitirmiş olmaktan görevli birine hırslanmış ve dünyadaki tüm duygularından vazgeçmiş, asla aşk yaşamamış, bir ihtimal gerçek bir dostluk kurmamış bir kızın yaşamı bu. Ve evet, buna insan bir tek kendinden yola çıkarak erişebilir benzer biçimde geldi.

Sezgileriniz ne dedi de “Gecenin Kanatları”nda oynadınız?
Bakmış olduğunuzda bu iyi bir senaryo diyebiliyorsunuz.

Fakat oyuncu hiçbir vakit onun iyi film olup olamayacağını bilmesi imkansız.

Sezgilerimden yola çıkarak “Ben bu alanda dans edebilirim” diyebiliyorum sadece.

 

“İnsan öldürecek kadar nefret etme duygusunu bulmak için fazlaca derinlere kazı yapmam gerekti”

Sezgilerle yola çıktığında oyuncu filme başlarken risk mi alıyor?
Doğal ki. Bihter’de de aynı süreci yaşadım.

Bihter’in şu anki haline geleceğini hiçbirimiz bilmiyorduk.

Bir yıl ilkin “Beren’den Bihter olur mu, seksi hanım olur mu?” diye bağırınıyordu hepimiz. Bugün o şekilde bir şey oldu ki, Bihter Beren’i de yuttu.

İnsanlar şu an benim Bihter olduğumu zannediyor ve sunuluş biçimim buna döndü.

Fakat başka bir şey oynadığımda da ona dönecek. Ben de bu belleksizliğe güveniyorum.

Bir anlamda güzel bu konuşulanlar. Bir bayan yaratıyorsun, üstelik sen bunu yapamazsın diyenlere karşın ve bir bakıyorsun o hanım insanları peşinden sürüklüyor.

Evet ne güzel, onu ben yaptım diyorsun!

Kendi içinizde bu görevi oluşturacak ne buldunuz?

Ben hayatta nefret ederim cümlesini bile kullanmıyorum, bunu fark ettim.

Her karakter yaratış süreci, insanoğlunun kendi koridorlarında çıkmış olduğu geziler aslına bakarsak. İnsan öldürecek kadar nefret etme duygusu, benim için fazlaca derinlere kazı yapmam ihtiyaç duyulan bir şeydi ve bunu hayal etmeye çalıştım.

Hayal ederek, içimde bulduğum ufacık öfkeleri büyüterek…

“Bihter’in tecrübeleri Beren’i de büyütüyor”

Bihter de, Gece de birer anti-kahraman… Oynadığınız karakterleri ne olursa olsun sever ve korur musunuz?

Doğal ki. Bu sebeple sonunda hepsi benim bir parçam.

Sevmemek olanaksız. Bir tür sahiplenme ve koruma güdüsü oluyor.

Benim için bu işin başka bir metodu yok.

Kendimi hayal edemeyeceğim durumların içinde tanımadığım yönlerimi buluyorum.

Netice olarak oynadığım her hanım aslına bakarsak Beren’i yaratıyor.

Bihter’in içinde bulunmuş olduğu durumları oturup düşünmem fakat insan önüne vardığında düşünüyor.

Dün sözgelişi bir sahne çektik, birkaç hafta sonrasında yayımlanacak bir bölüm.

Bir histeri krizi oynadım ve o benim tüm günümü etkiledi.

Uykumu, fizyolojik tepkilerimi, kimyamı değiştirdi.

Ve ben hayatımda yaşamadığım bir şeyi Bihter üstünden yaşadım.

Bu tecrübeler sonuçta Beren’i büyütüyor.

“Kıvanç’la karı-kocayı oynasak sevişme sahnesi bu kadar fazlaca ilgi çekmezdi”

Meşhur olduğunuzu ilk ne vakit anladınız? 
Sokakta insanoğlu bakmaya başladığı vakit. Bir süre garip bir “Bunlar şimdi niye bakıyor?” süreci yaşadım.

İnsan üzerine başına falan bakıyor, bir şey mi var da bakıyorlar diye.

Sonrasında “Aaa evet, demek ki tanıdıkları için bakıyorlar” diye bir hoşluk süreci geldi. Sonrasında da tamamen içime kapandım.

Bilhassa Bihter’de ıncık cıncık ettiler sizi. Topuklularla yürüyemiyor sözü sözgelişi…

Topuklu ayakkabıyla dağınık yürüyorum evet.

Hepimiz bunu söylüyor.

Tamam anladık.

Bunu 2001’inci kez söyleyen insan 2000’inciden değişik bir tesir yaratmış olmuyor.

Çok söylenen şeyleri insan bir süre sonrasında duymamaya başlıyor.

“Kıvanç’ınki adamların korkularını hortlatan bir karakter”

Bihter görevi size değişik bir yük getirdi sanki…
Bihter’in fazlaca daha sert sinir krizleri geçirdiği, evin çalışanlarına saçmasapan davranılmış olduğu, kıskançlıktan delirdiği, ki bundan sonrasında daha da kötüleşeceği bazı süreçler var ve bunu televizyonda oynadığında insanoğlu onu seninle karıştırıyor.

Ben biliyorum ki oyuncular bu şekilde riskleri almak istemiyor.

Bu sebeple oynadığınız şeylerden ister istemez sizi de tanıyor izleyici.

Bazı oyuncular o görünmeyen karanlık yanlarının ortaya döküleceğinden korkarlar.

Bugün geldiğimiz noktada hepimiz Bihter’i oynamak ister.

Bu sebeple tahminimizin fazlaca üstünde bir popülarite sağlandı.

Fakat senaryoyu ellerine aldıklarında bayıla bayıla, tedirginlik yaşamadan isterler miydi bilmiyorum.

Görevi 1976’da oynayan Müjde Ar da “yürekli oyuncu” olarak kaldı aslına bakarsanız…

Bir eşik var ve siz oradan geçiyorsunuz. Romanın yazıldığı yıl için de Bihter fazlaca yürekli bir karakter.

Ben bigün bile bu sahneyi çekmesek mi, o elbiseyi giymesem mi benzer biçimde bir şey demedim.

Hayatımda Bihter kadar dekolte giymedim şu sebeple çift dekoltenin avam bulunduğunu düşünürüm.

Onun kadar fazlaca makyaj yapmam.

Onun benzer biçimde davranmam.

Fakat Bihter’i oynamayı seviyorum.

Bu sebeple o edebiyatın fazlaca hususi bir bayan karakteri.

Ve her uyarlamasında ortalığı bir halde salladı.

Erkekler fazlaca mesafeli “Aşk-ı Memnu”ya…
Geçenlerde setteyken yanımızdan geçen bir kamyon şoförü arabayı durdurdu, “Diziyi evde yasakladım” dedi.

Bir taraftan da Behlül adamların korkularını hortlatan bir karakter galiba.

Biz Kıvanç’la karı-koca oynayıp sevişme sahnesi çeksek bu kadar tesir yaratmayabilirdi.

Yasak bir alanda yasak bir ilişki olduğundan bu şekilde.

Sonuçta Kıvanç da hayal edilebilecek güzellikte bir adam.

Bu da adamların korkularını hortlatıyor.

 

“Hayatımda Bihter kadar dekolte giymedim şu sebeple çift dekoltenin avam bulunduğunu düşünürüm””

Adam arkadaşı Efe’nin ölümü hakkında: “Bu yitik beni akıllandırdı. Ölümle barışık olmak, korkuyu yenmek yaşamı kolaylaştırıyor”

Okullu değilsiniz diye sizi oyuncu olarak görmeyenler oldu mu? 
Bu muhtemelen bir yaşam olacak.

İlk zamanlar fazlaca üzüldüm. Informasyon devamlı fazlaca önemlidir, fakat yaratmak da sezgiseldir.

Keşke hayatımı istediğim benzer biçimde yönlendirebilseydim ve sanat eğitimi almış olsaydım.

“Bazı anlarda yazgıcı düşünüyorum”

Size engel olan neydi?

Hani aileler küçük küçük, sanki kendi seçiminmiş benzer biçimde duran başka konuşmalarla yönlendirir ya seni…

Öyleki bir şey. Kimi zaman aileler fazlaca demokratik bir halde sanki sana seçim hakkı veriyormuş benzer biçimde görünse de, bilinçaltına yavaş yavaş seçimlerini yerleştiriyor.

Çocukluğumdan beri hep bir halde sahne üstünde oldum oysa ki…

5-6 yaşındaki fotoğraflarımda bile sahnedeyim.

TED’de okurken de müzikallerde oynadım.

Bunlar insanoğlunun içinden çıkmıyor.

Bir halde de kendimi denedim aslına bakarsak.

Yazarak, fotoğraf yaparak…

Üniversitede işletme okuyordum fakat Güzel Sanatlar’dan da fotoğraf dersi alıyordum.

Niye tiyatro okuluna değil de “Türkiye’nin Yıldızları” yarışmasına gittiniz?

Yaş itibarıyla konservatuvar şansımı yavaş yavaş kaybettiğim zamanlardı. Yarışmaya iyi mi gittim bilmiyorum.

Adam dostum Efe “Hadi gidelim” deyip götürdü beni.

Bazı anlarda yazgıcı de düşünüyorum, Tanrı kendini tesadüflerle hatırlatırmış diye de bir söz var ya.

Yarışmaya girme sürecinde sözgelişi bana telefon etmeyi unuttular, elemeyi geçtiğimi haber vermediler.

Ben de elendim diye kös kös otururken Efe direnme etti gitti.

Beni listeye yazmayı da unuttular.

Vazgeçtiğimde yaşamın beni bir halde zorladığı anlamış olur da var.

“Altı aydır devamlı şiir yazıyorum”

Yarışma akabinde adam dostunuz Efe’yi trafik kazasında kaybettiniz. Bu yitik sizi iyi mi dönüştürdü?
Çok akıllandırdı. Bir cümleye indirgeyebileceğim bir şey değil.

Ölümle barışık olmak, korkuyu yenmek galiba insan tüm yaşamını bir halde kolaylaştırıyor.

Bu sebeple “Ne olabilir ki en fazla?” diyorsun. Hele ki Efe’den sonrasında başka bir aşk ilişkisine girerken bu şekilde korkuları tamamen kaybettim. Ne olabilir ki en fazla?

Yitirme korkusunu mu kaybettiniz?

Hayır, aslına bakarsak sevdiklerini yitirme korkusu hortluyor.

Ve onun eğitilmesi, ehlileştirilmesi gerekiyor.

Bir taraftan da cesaretlendiriyor.

Hiçbir şeyin rastlantı olmadığına inanıyorum.

Ben bu ünlenme serüvenimin en başlangıcında bunu yaşamasaydım, başka biri olurdum.

Çizgim başka olurdu. Başka davranırdım.

Yazıyordum dediniz, ne yazıyorsunuz? 
Şiirin kendimi asla ifade edemediğim bir tür bulunduğunu zannederken, son altı aydır kelimeler kafamdan aşağı dökülüyor.

Günlük tutarım hep.

Günlüklerimi oynarken de malzemeye dönüştürdüm.

Bir süre sonrasında o yazdıklarım küçük öykülere, denemelere dönüştü.

Şimdi de hayatımda ilk kez şiir yazıyorum.

“Okulda bana Güzin Abla derlerdi”

Bigün basılacak mı bunlar?

Bilmiyorum. Bilgisiz cesaretiyle hareket etmek istemiyorum.

Çok yakınlarıma gösteriyorum sadece.

Benim fazlaca dar, gittikçe sadeleşen bir toplumsal çevrem var.

Onlarla paylaşıyorum.

Hep bu şekilde miydi?
Daha kalabalıktı, günden güne sadeleşiyor.

Kendi kendini eliyor insanoğlu, ben bir şey yapmıyorum.

Seneler ilkin beraber fazlaca zaman geçirdiğim birilerine bakıyorum, artık dertlerimiz aynı değil.

O görüşmeler seyrekleşiyor gitgide.

Oyunculuk belli bir yaşam biçimini dayatan bir meslek. Siz fazlaca süratli meşhur oldunuz. Iyi mi başa çıkıyorsunuz?

Gözledim galiba… Hem “Ben ne isterim?”u sormuş oldum kendime hem de “Iyi mi davranırsam oraya gidebilirim?”e baktım.

Başka yaşam hikayelerini değerlendirdim.

Bu kadar olgun olmayı iyi mi başardınız?

Olgunluktan mı bilmiyorum fakat insan yaşamını yönetmek zorunda.

Ruhu yaşından büyük olanlardan mısınız?
Ruhu yaşlı demeyelim fakat… Evet, çocukluğumdan beri hep o şekilde söylerler.

Ortaokul yıllığıma bile dostlarım Güzin ablamız yazdılar.

Bazı insanoğlu ailelerinde minik şımarık kız evladı olabiliyor, şu sebeple
o yaşam onu yaşatıyor.

Bazıları da daha olgun olup minik şımarık kız çocuklarına omuz veriyor.

Hep bu şekilde kontrollü müsünüz?
Karar almadan ilkin kendi kendime fazlaca tartıştığım için neticelerinden pişman olmuyorum.

Aslına bakarsak fazlaca pişman olacağım kararlar da vermedim.

Bunu yaptım ve utanç içindeyim, unutmak isterim söylediğim bir şey yok hayatımda.

Kendimi hayal kırıklığına uğratmadım kısaca.

OKUDUYSANIZ yada IZLEDIYSENIZ PAYLAŞIN LÜTFEN HERKES OKUSUN ve IZLESIN.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir